Politik-Gezi Notları-5- Che’nin Bolivya harekâtı ve bugünkü Bolivya


16 Ağustos, 2015    Gezi



*Güney Amerika’da işlerin yavaş yürümesi yalnız sosyal değil, tarihsel de bir gerçektir. Simon Bolivar’ın sömürgecilere karşı birleşmiş bir Güney Amerika düşüyle girdiği Bolivya’ya ondan tam 140 yıl sonra yarım bıraktığı devrimi tamamlamak için gelmişti Ernesto Che Guevara. Fakat bu defa ardında Bolivar’ın emrinde olan ordular yerine “Küba Devriminin prestiji” vardı. Güney Amerika’dan uzak bir mesafede olduğu halde barındırdığı Latin, siyah ve diğer yerli insan toplulukları, dil ve kültürleriyle küçük bir Latin Amerika modeli sayılabilecek Küba Devrimi, Bolivar’ın düşünün gerçekleşebilirliğinin güçlü bir kanıtıydı…

(Che, Havana'dan bu görünüm ve pasaportla ayrıldı)

Sınıf çatışmalarından doğan politik mücadeleler ve özgürlük savaşlarında tarih, sayısız cesur ve üretken insanın tanığıdır kuşkusuz. Bu kahramanlardan ancak çok azı geniş halk kitlelerine mal olan eylemlerde tarihsel rolünün gereğini mükemmel biçimde gösterebilme şansına sahipti. Aradan geçen yarım asra rağmen değerinden en küçük bir şey kaybetmeyen “Che” adı öncelikle böyle bir anlam içeriyor.

(Che yeni görünümü ve kimliğiyle Havana'dan son kez ayrılmadan önce Fidel'le)

(Eşi ve çocuklarıyla vedalaşırken)

Devrimci bir karakterin “zora” dayanan doğumu

İki büyük “Paylaşım Savaşı”nın yarattığı olağanüstü yıkıma rağmen, dünyanın her köşesinde halklar, eşitlik, özgürlük ve ilerleme arzusundan ödün vermeyen soluksuz bir koşunun parçasıydılar. Bu açıdan 20. yüzyıl yıkım ve dirilişin iç içe girdiği ve aynı zamanda 21. yüzyıla taşınacak güçlü liderlerle büyük fikirlerin buluştuğu bir çağdı. Geçtiğimiz çağın başka bir önemli özelliği de tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bir “enformasyon” olanağını sunmasıydı. Bu sayede yeryüzünün herhangi bir bölgesindeki gelişmeden haberdar olunuyor ve siyasal hareketler arası “enternasyonal” bağ kitlesel eylemliklere konu olacak biçimde ideolojik düzlemde yeniden kuruluyordu. Halklardaki bu dinamizmin büyük itici kuvveti Sovyetlerin batıda Alman faşizmini yenmesi ve Uzak Asya’da Mao Zedong liderliğindeki Çin’in Japon emperyalizmini kovmasıydı. Koşullar ulusların kendi bağımsız iradelerini oluşturmalarını ve enternasyonal dayanışmayı destekler nitelikteydi. Emperyalist merkezlerde ise faşizme karşı direniş koşullarında oluşturulmuş örgütlenmeler varlıklarını sürdürmekte, işçi sınıfı ve emekçi kesimlerin özellikle Sovyet benzeri bir devrime yönelmemeleri için ekonomik-demokratik kazanımları korunmaktaydı.

(Che, Bolivya, Copacabana'da kendisini ormandaki karargaha götürecek olan kişiyi beklerken aynadaki görüntüsünü fotoğraflamış)

Küba’daki sosyal devrim özetlediğimiz konjonktürde tüm dünya halkları tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı. Fidel Castro liderliğindeki hareketin en çok ilgi ve destek gördüğü ülkenin ABD olması ise tarihin bir şaşırtmacasıydı. Ekilebilir alanlarının büyük kısmı ABD’li şeker tekellerinin elinde bulunan Küba’nın devrim lideri, soruna bu toprakların tümünü kamulaştırma dışında bir çözüm bulamayınca, her şey tersine döndü. O zamana kadar gözden kaçmış olan bazı gerçeklerin farkına varıldı: Hızla ordulaşan bir gerilla hareketinin “Halk Savaşı” vererek o sıralar ABD Donanması ve gizli servisinin desteğine rağmen Batista’nın ordusunu alaşağı etmesi tehlikenin ilk habercisiydi. İkinci olarak da Fidelist Hareket sağlam bir kadro yapısına dayanıyordu. Bu sayede devrimin gerçekleşmesinden sonra geçen kısa süre içinde iktidarı mutlak biçimde eline almayı başardı. Devrimin sürekliliği büyük oranda bu kadroların fedakârlığına ve kararlılığına dayanıyordu.

(Saçı sakalı uzamaya başladığı sıralar "yeniden kendim oldum")

Ernesto Guevara de la Serna bu kadroya sürgündeki çıkartma hazırlıkları sırasında dahil olmuştu. Gruptakiler, konuşurken sıkça kullandığı bir kelime olduğu için bu sessiz adama “Che” adını takmıştı. (“Che” sözcüğü yalnızca Arjantinlilerin konuşurken yakınlık ifade etmek için kullandığı -dost- gibi bir anlam taşıyan deyimdir.) Şanslıydı; çünkü elindeki olanakları siyasal mücadeleye sevk etme konusunda çok güçlü sezgilere ve süreçlere göre kadroların yeteneklerini yönlendirme açısından doğuştan gelen bir yeteneğe sahip olan Fidel’in liderliğindeki bir harekete katılmıştı. Hareketin ihtiyacı olan o bitmek bilmeyen çalışma arzusu ve fedakârlığıyla, devrimin ihtiyacı olan politik kararlılığı sayesinde “Che” yalnızca Küba’nın değil, tüm dünya halklarının dostu ve yoldaşı oldu.

(Bolivya Komunist Partisi Genel Sekreteri Mario Monje'yle son konuşma)

İnsanlığa mal olan liderler içinde -bir doktrine sahip olamayanlar da dahil olmak üzere- yalnızca tarihte devrimci rol oynayanlara özgü bir niteliktir; karakterlerindeki zenginliğin kendilerinden sonraki eylemlere ışık oluşu. Bu açıdan bakıldığında Che Guevara belki de tarih boyunca kitlelere ilham ve büyük devrimci eylemlere en çok referans olmuş liderdir.

(Astım krizleriyle mücadele ettiği sırada at sırtında)

Yakından incelendiğinde zıtlıklar barındırdığı görülen kişiliği bir bütün olarak siyasal mücadele içinde üstün bir tutarlılık sergiliyordu. Düşüncesindeki “hümanizma”ya karşın siyasal savaşın gereklerini yerine getirmede en ufak bir tereddüde düşmüyordu. Küba, Kongo ve Bolivya’da içinde bulunduğu ve yönettiği eylemlerin tümü, devrimci iktidarların en kısa yoldan kurulmasına yönelikti. Demokratik kitle hareketlerini ya da yasal temeldeki örgütlenmeleri önemsemiyor, emperyalizmi ve onların yerel işbirlikçi iktidarlarını hızlı ve öldürücü bir darbeyle devirme amacını güdüyordu. İktidar olgusunu bu derece önemsemesine karşın -üstelik dünya çapındaki ününün tadını çıkartma fırsatına rağmen- Küba’daki tüm görevlerini bırakarak başka ülkelerde savaşa yeniden başlaması ise inanılmazdı. Bu davranışıyla Che tarihteki diğer örneklerinden kesin biçimde ayrılıyordu.

(Che'nin Günlük olarak kullandığı Alman Ajandasının son sayfalarına not aldığı kitap listesinde Nazım Hikmet, Dostoyevsky'nin üzerinde görünüyor)

Bolivya seçeneği

Yalnızca coğrafi açıdan Güney Amerika’nın kalbi sayıldığı için değil, aynı zamanda içerdiği sosyal ve tarihsel dinamikler sebebiyle de Bolivya doğru bir seçenekti. Yaklaşık iki asır önce kurulan bu “Bolivarın ülkesi” hemen hemen hiçbir dönemde istikrara kavuşmamış, bir avuç elit tarafından idare edilen sözde bir cumhuriyettir. İspanyol sömürgecilerden bağımsız geçirdiği iki yüzyıl boyunca ayaklanma ve savaşlar hiç gündeminden düşmemiştir. Komşuları Şili, Peru ve Paraguay’la girdiği savaşların sonunda topraklarının en stratejik noktalarını ve yüz binlerce insanını kaybetmiştir. Bu yüzden Fidel’in -Che’nin yayımlanan- Bolivya Günlüğü’ne yazdığı önsözde söylediği gibi, yalnızca denize çıkışı olmadığı için bile bir Latin Amerika devrimine en çok ihtiyacı olan ülkedir.

(Ele geçirilmeden kısa süre önce)

Che’nin çıkışından 80’lerin ortalarına kadar birbiri ardına cuntaların baskısı altında, var olan yasal demokratik organları da işlemez hale gelen Bolivya’daki son on yıllık gelişmeler de bu tespiti doğrular niteliktedir. 90’ların sonunda -bizde de alışılageldiği üzere darbe dönemi sonrası yürürlüğe konan neo-liberal talan neticesinde- işsiz kalan yığınlar ve dağlardan inen aç kitlelerce kurulmuş olan yerleşim bölgelerinde yeni dinamikler ortaya çıktı. Bu bölgeler büyük tarım şirketleri lehine küçük köylüleri göç ettirmeyi ve koka ekimini durdurmayı hedefleyen ABD planına karşı, koka üreticileri ve yerli örgütlerince destekleniyordu. Onurlu bir mücadele geçmişine sahip maden ve fabrika işçileri ve kamu çalışanlarıyla birleşen toplumsal hareketin motoru olan bu bölgelerden gelişen mücadele pratikleri sonucunda, gerçek bir devrimci dalga ortaya çıkmıştı. 2003’deki gösteriler sırasında toplumsal hareketin yeni karargâhı olan “El Alto” bölgesinde, 60’tan fazla eylemci hükümet kuvvetlerince katledilmişti. El Alto bölgesi La Paz’a yakınlığı nedeniyle 2003 ve 2005 ayaklanmalarında hükümetlerin devrilmesinde stratejik bir rol oynamıştı. Fakat toplumsal mücadelenin hedefini belirleyen büyük oranda Nisan 2000’deki “Cochabamba Su Direnişi” olmuştu. Halkın ABD’li su tekeli Bechtel’i kentten kovmasıyla, sosyal mücadelenin namluları emperyalist tekellere peşkeş çekilen Bolivya’nın doğal kaynaklarının geri kazanılmasına dönmüştü. “Gaz Savaşları” da denilen bu dönemde hükümet aygıtı ve parlamento devre dışı kalmış irade tamamen halkın eline geçmişti. Her kriz döneminde oligarşinin asgari çıkarlarını korumak amacıyla ortaya çıkan Katolik Kilisesinin arabuluculuğunu da reddeden kitleler, fiili olarak ülke kaynaklarına el koyuyordu. İşte bu iki ayaklanma dönemindeki pazarlık sahnelerinde yıldızı parlayan “Koka Üreticileri Sendikası”nın başkanı Evo Morales büyüyen devrimci dalganın kuvvetine yaslanarak iktidara geldi.

(Köylülerle arazinin yapısı üzerine konuşurken)

Bolivar’ın düşü ve Che’nin Vietnam’ı

Güney Amerika’da işlerin yavaş yürümesi yalnız sosyal değil tarihsel de bir gerçektir. Simon Bolivar’ın sömürgecilere karşı birleşmiş bir Güney Amerika düşüyle girdiği Bolivya’ya ondan tam 140 yıl sonra yarım bıraktığı devrimi tamamlamak için gelmişti Ernesto Che Guevara. Fakat bu defa ardında Bolivar’ın emrinde olan ordular yerine “Küba Devriminin prestiji” vardı. Güney Amerika’dan uzak bir mesafede olduğu halde barındırdığı Latin, siyah ve diğer yerli insan toplulukları, dil ve kültürleriyle küçük bir Latin Amerika modeli sayılabilecek Küba Devrimi, Bolivar’ın düşünün gerçekleşebilirliğinin güçlü bir kanıtıydı.

(Che'nin ele geçirilmesiyle La Higuera'ya gelen CIA ajanı ve Kübalı karşıdevrimci Felix Rodriguez efsanevi devrimciyle öldürülmeden bir fotoğraf çekilmeyi ihmal etmemiş)

Kanıt kimilerine tatminkâr gelmeyebilir. Hatta bazen bir fikri savunmak için kanıta ihtiyaç da duyulmayabilir. Bazen kanıt insanın ta kendisidir. Fakat yine de gücünü gerçeğin devrimci anlamından çıkaranlar açısından haklı bir savaşın başlatılması için bu kanıt yeterliydi.

(Che'nin cansız bedeni basına gösterilmek üzere öldürüldüğü La Higuera köyünün bulunduğu 2160 metre yükseklikten altmış km aşağıdaki Valle Grande'ye getirildi. Buradaki hastanenin arka bahçesinde bulunan tıbbi yıkama yerinde sergilendi.)

Gerillanın harekete geçmesinden beş ay sonra Bolivya’dan “Üç Dünya Konferansına” gönderdiği ve 17 Nisan’da Küba Komünist Partisi yayın organı Granma’da iki sayfa olarak basılan yazıda, Che solun tüm ayrımları bir kenara bırakarak birleşmesini ve hedefine sapmadan ilerlemesini istiyordu. Daha gerilla hareketinin başlangıcında Che (bize göre tuhaf sayılabilecek bir bileşene sahip olan Maocu- Troçkist örgüt ve komünist partisi kökenli)  gruba net bir dille Çin ya da Sovyet taraftarlığı gibi konulardan uzak durulacağını belirtmişti. Che’nin bildirgesinde “Daha fazla Vietnam” olarak formüle ettiği düşünce, tüm devrimci kuvvetlerin bulundukları her ülkede emperyalizme ve işbirlikçi hükümetlerine karşı topyekûn bir mücadeleye girişmelerini öngörüyordu. Örgütlenmenin şekliyle ilgili bir önerisi bulunmamakla birlikte, kuşkusuz Che siyasi ve askeri gücün tek elde toplandığı bir mücadele biçimini tercih etmekteydi. Bu biçimde yürütülecek bir savaşın daha hızlı ve kesin bir sonuç alacağını Küba (ve tabi ki Kongo’daki olumsuz) tecrübesinden çıkarmıştı.

Gerçekten de Che’nin varlığı büyüleyici biçimde ideolojik ayrımları ortadan kaldırmaya yetiyordu. Ülkenin -Maoist, Troçkist ve Sovyet yanlısı- üç büyük solcu grubu gerillaların başarısını öven bildirilerle üyelerini gerillalara katılmaya teşvik ediyordu. Onun Bolivya’da bulunduğunun duyulmasından itibaren çevre ülkelerdeki ılımlı sol hareketlerde bile radikalleşme eğilimleri başlamıştı. Güney Amerika’da bugüne taşınan sayısız sol eylem grubunun temeli o günlerde atılmıştır.

Küba Che’nin operasyonunu bütün olanaklarıyla destekliyordu. Ki aslında başından itibaren bu bir Küba devlet operasyonuydu. Plan, lojistik hazırlık ve ittifak çalışması Fidel tarafından yapılmıştı. Che’nin grubuna seçilenlerin içinde, ikisi bakan yardımcılığı da yapmış dört KKP Merkez Komite üyesi, bir binbaşı ve bir de yüzbaşı bulunmaktaydı. Harekâtın tüm mali yükü Küba kaynaklarıyla karşılanırken gerillalarla ada arasındaki iletişimi Küba istihbaratı koordine ediyordu.

Çürümüş olan Bolivya siyasal sistemi ve ordusu bir avuç gerilla karşısında çaresizdi. Küba’da iyi bir hazırlık süreci geçiren gerillalar askeri birlikleri kolayca dağıtıyor, çatışmalardan başarıyla çıkıyor ve çoğunu esir alıp silahsızlandırarak bırakıyordu. Aynı zamanda Che Bolivya’daki hareketin eksikleri sürerken çevre ülkelerdeki hareketleri toparlamaya çabalıyordu. Çevre ülkelerde kendisiyle koordineli biçimde eylem yapabilecek ilişkiler geliştirmeye çalışıyordu. Debray’la birlikte ele geçirilen Arjantinli Bustos bu nedenle kampta bulunuyordu. Fakat süreç ilerledikçe Che Bolivya’daki hareketin durumunun belirsizliği ve Güney Amerika genelinde benzer yapıların örgütlenmesinin daha uzun bir süreci gerektirdiğini fark ederek bu hedefini ikinci bir aşamaya erteledi.

Gerillanın askeri başarılarına rağmen süreç Che’nin öngördüğü biçimde gelişmedi. İlk aksilik “geri üs” bölgesi olarak düşünülen Nancahuasu’daki çiftliğin güvenilir olmadığının anlaşılmasıyla başladı. Gerilla hareketi bölgeyi tanıma aşamasındayken çevrede kokain üreten bir grubun izini sürdüğünü zanneden ordu birlikleriyle çatışmaya girdi. Bunun üzerine Che’nin hazırlık sürecini kısa tutma ve köylülere ulaşma kararı alması gerilla savaşını hızlandırdı. Sığınaktaki telsizin bozuk olması ve bir türlü onarılamaması neticesinde iletişim olanaklarından yoksun kalan gerillaların keşfe çıkan diğer koluyla bir türlü buluşamaması ise güçlerini bölmüştü. Bununla beraber harekete destek ve katılım sağlaması gereken şehir örgütlenmesiyle koordinasyonun kurulamaması gerillayı yaşamsal imkânlardan mahrum bırakmıştı. Bu aşamadan sonra gerillanın hareket tarzı ihtiyaç-propaganda ikileminde gerçekleştiğinden, her ikisi de tam olarak sağlanamamış ve dar bir bölgede kalarak ordunun yığınak yapmasına imkân tanınmıştır.

Köylülerin harekete olan ilgisini ayrıca değerlendirmek gerekir. Bazen savaşan tarafların gücünden bağımsız olarak sosyal ve tarihsel etkenler savaşın kaderini belirler. Halkın gerillalara gereken desteği ve katılımı sağlanamamış olmasının altındaki sebebin propaganda kabiliyetinin eksikliğinden çok, yüzyıllar boyu Avrupalı sömürgeciler tarafından imhaya dayalı bir köleleştirme saldırısına maruz kalan bir toplumun direniş refleksini yitirmesinde aramalıyız. Korkuları öylesine derindir ki gerillaları “Paraguaylı katiller” zanneden köylüler, onlardan ve peşlerine gelecek askerlerin dayağından sakınmak için kadınlarını bırakıp kaçıyordu.

Her ne kadar Fidel radyo aracılığıyla gönderdiği mesajlarda gerilla hareketinin Bolivya’da çelişkileri keskinleştiren etkisinden söz etse de, Che savaşın ilerleyen aşamalarında emekçi kesimlerde cuntaya karşı keskinleşen muhalefetin tam olarak farkında değildi. Ayrıca gerillanın içinde bulunduğu yalnızlık ve en değerli yoldaşların kaybı, onun durumu nesnel biçimde değerlendirmesini engelliyordu.

“Bolivya Ulusal Kurtuluş Ordusu”nun ilk bildirisi esir alınan bir subay aracılığıyla Cochabamba’daki Prensa Libre’de yayımlandığında, kentteki işçiler gazetenin tüm nüshalarını tüketmişti. Bir başka yerde ise operasyon bölgesine acemi askerlerin gönderilmesini protesto eden aileler sokağa dökülüyordu. İlerleyen günlerde maden işçileri bir günlük gelirlerini ve ellerindeki ilaçları gerillalara gönderme kararı aldı. Buna karşılık ordu 20. yüzyıl maden ocağına saldırarak kadın ve çocuk ayırmaksızın yüzlerce insanın üzerine ateş açtı. Aynı gece gerçekleştirildiği için “Vaftizci Yahya Günü Katliamı” olarak anılan olayda 87 kişi hayatını yitirmişti.

Che’nin harekâtın başındaki kişi olduğuna dair verilere sahip olan Bolivya Devleti, karşısındaki kuvvet 45 kişilik değil de milyonluk bir ordudan kurulmuşçasına dehşete kapılmıştı. Devlet Başkanı Barrientos Amerikan generalleriyle doğrudan görüşmeye başlamıştı. Görüşmeleri gerçekleştiren ABD’li General Tobe raporunda hükümetin panik halde olduğunu, orduyu mantıksızca hareket ettirerek yorduğunu yazmıştı. Her ne kadar başlangıçta Pentagon’dakiler o sıralar Che’nin Bolivya’da bulunmadığını düşünseler de gerekli askeri desteği sağlama kararı almışlardı. Saygon’dan yeni dönmüş olan bir grup subayla birlikte Kübalı karşı-devrim unsurlarından oluşan bir tim, Bolivya Ordusu’na mensup 650 subay ve askeri hızla eğitmeye başlamıştı. Sonrasında Che’nin Bolivya’da olduğuna dair kanaati güçlenen ABD bölgeye yeni askeri danışmanlar göndermiş ve olası bir müdahale için keşif uçaklarıyla bölgenin ayrıntılı bir haritasını hazırlamaya başlamıştı. Tam o sıralar Che günlüğüne “Belki de bir başka Vietnam’ın başlangıcına tanık oluyoruz” diye not alıyordu.

Bugün Bolivya’da bölge halkı tarafından bilinen “Ruta del Che” istikametinde ilerleyenlerin kolayca fark edebileceği bazı gerçekler vardır. Bunların en önemlisi, Samaipata gibi kolay ulaşılabilir bir arazide, rahatça hareket eden ve bölgedeki karakolu ele geçiren bir gerilla grubunun, La Higuera gibi dik ve 2000 metrenin üzerideki bir arazide komutanını yitirmesindeki zorluktur. Che sanki ardından bu satırların yazılacağını biliyormuş gibi ele geçmeden bir gün önce günlüğüne aldığı son notta şöyle diyordu:“Gerillaya başladığımızdan beri herhangi bir zorluk çıkmadan 11 ay geçti.”

21 Eylül’de Valle Grande’ye 32 km uzaktaki Alto Seco’ya, sonra Pichaco Kasabası’na, ayın 26’sında da La Higuera’ya ulaşmışlardı. Geldiklerinde köydeki tüm erkeklerin kaçmış olduğunu gördüler ve telgrafhanede ayın ikisinde gerillalarla ilgili Valle Grande Kaymakamlığı’ndan gönderilmiş bir yazı buldular. Jaguey’e doğru yola çıkan öncü gücün pusuya düşürülmesiyle üç önemli savaşçılarını yitirdiler ve Che’nin komutasında kalan 16 gerilla -bu konuda yayımlanan kaynaklarda genellikle “Yuro”, fakat bölge halkının kullandığı gerçek ismiyle- “Churo” koyağına çekildiler. Tam iki hafta boyunca birkaç kilometre uzunluğundaki bu dar geçitten bir çıkış yolu aradılar. Sonunda çemberi iyice daraltan askerler geçide inmeye cesaret edebildi. 8 Ekim’deki çatışmada dört gerilla hayatını yitirdi ve “Comandante” iki yoldaşıyla beraber ele geçirildi.

Bu konuda en çok akla gelen iki sorudan ilki, Che’nin nasıl olup da canlı ele geçtiğidir. Bir ara çemberin dışına çıktığı görülen Che’nin -büyük olasılıkla geride kalan iki yoldaşına yardım amacıyla- geriye döndüğü, girdiği çatışma sırasında M2 otomatik silahının namlusunun kullanılmaz hale geldiği bilinmektedir. (Bunun kanıtı olan silahın fotoğrafı Valle Grande’de Che’nin hatırasına açılan mütevazı bir müzede saklanmaktadır.) Ayrıca

tabancasının şarjörü günler önce düşmüştü. Çatışma sırasında ayaklarından yaralanmış ve ani bir astım krizine tutulmuştu. “Willy” onu dik yamaçta adeta sürünerek sırtında taşımış ama çabası yetmemiş her ikisi de ele geçirilmişti. Küçük bir ayrıntı: Öldürüldükten sonra çekilen fotoğraflardan da fark edileceği gibi Che’nin ayaklarında botlar yerine birer deri parçası sarılıdır. Bir hafta kadar önceki nehir geçişinde botlarını sulara kaptırmıştı. Bugün Che’nin geçtiği nehir yataklarının neredeyse tamamen kurumuş olduğunu görenler, nasıl olup da nehir geçişlerinde gerillaların malzeme ve hatta hayatlarını yitirmiş olduğuna şaşıracaklardır. Che’nin peşini bırakmayan şanssızlıklar silsilesinin bir parçası da o yıl düşen yağmurun fazlalığı ve nehir sularının artan debisiydi.

İkinci soruysa Che’nin infaz anında neler düşünmüş ve nasıl davranmış olduğuyla ilgilidir. Bu soruya ışık tutması açısından sağ kalanların aktardığı bir anı var: Churo koyağında sıkıştırıldıklarında, Che, Bolivyalı gerillalara isterlerse gruptan ayrılabileceklerini açıklar, fakat kimse ayrılmaz. Sonra Kübalılara dönerek onların Küba Devrimi’nin prestijini temsil ettiklerini ve bu prestiji son kurşunlarına kadar koruyacaklarını söyler.

Bu konuşmadan 11 gün sonra infazı gerçekleştirmek üzere içeri giren Çavuş Mario Teran’ın tereddüt ettiğini gören Che, şöyle der “Sakin ol, altı üstü bir adam vuracaksın!”

*Bu yazı daha önce Bilim Gelecek dergisinde yayımlandı

 

Videolar






Latinamerikainfo | Copyright 2014 | Sitemizde Kullanılan Tüm Yazı ve İçerikler Özgür UYANIK'a aittir. İzinsiz ve İsim Belirtmeden Kullanılamaz. Tüm Hakları Saklıdır.