13 Ağustos, 2015 Gezi

* Doğrusu Kolombiya’ya önyargılı bir yolculuğa başlamıştım, fakat gördüklerim doğası, tarihi, kültürü ve halkıyla büyük bir zenginlikti. Zaten ancak böyle bir zenginlik açıklayabilirdi son elli yılda iç savaş ve katliamlarla yüz binlerce insanını kaybetmiş, uyuşturucu batağında boğulmuş ama her şeye rağmen ayakta kalmayı başarmış bir ülkeyi. Her yerinden zenginlik fışkıran, kelimenin tam anlamıyla cennet gibi bir ülke.
Caracas’ın doğu terminalinden Kolombiya’ya gitmek üzere aşağı yukarı bir gün sürecek otobüs yolculuğum henüz başlamıştı. Venezuela’ya girmek gibi çıkmanın da zor olduğunu çoktan fark etmiştim. Tabi ki kimse sizin elinize yapışıp gitmenize engel olmuyor da sanırım ben bu ülkede o kadar çok tuhaf olay yaşadım ki, nedense sürmekte olan fakat bir türlü başlayamadığım tanımlanamaz bir yolculuğa dönüşmüştü. Her an her şeyin olma ihtimalini iliklerinize kadar hissettirdiğinden olsa gerek, otobüs hareket ettiği halde henüz bir başka ülkeye gidiyormuş duygusuna sahip değildim. Önce firma yetkilisi bir konuşma yaptı. “Bizi bulaştırmayın, güvenlik güçleriyle aranızda anlaşın da yolda sorun yaşamayalım” mealindeki bu konuşmanın ardından ön sıralardan biri para toplamaya başladı. Herkes payına düşeni verdi. Otobüsteki tek yabancı olarak “ben vermiyorum bakalım n’olacak” deme hakkımı kullandım. İlk parça olarak toplanan iki yüz dolar kadar para yol üzerindeki ordu ve yerel güvenlik görevlilerine pay edildi. İkinci turda yüz dolar daha toplandı ve tartışmalar yaşandı firmayla yolcular arasında. Sınır geçişinden hemen önce üçüncü kez toplanan paranın “tam” olmadığını söyleyen muavinin gidişinden hemen sonra ise şöyle bir sahne oluştu: Sabaha karşı otobüse binen askerin adeta bir mizansen sergiler gibi “evet, şimdi her şeyi arayacağız, herkes neyi varsa alıp aşağı inecek” türünden yaptığı resti neticesinde “eksik” kalan miktar toplandı ve “işte yolculuğun sonuna geldik” dedim.
Otobüs ülkenin kuzeyine çıkıp Kolombiya topraklarına en yukarıdan giriş yapmıştı. İklim bu kuşakta yumuşamış, suya hasret kalan Venezuela’nın diğer yerlerinden farklı ılık ve sık bir yağmur bizi karşılamıştı. Daha Kolombiya topraklarına girmeden Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık”ındaki o bitmek tükenmek bilmeyen yağmurlarla tanışmıştım. Bu yolculuk hikâyesinde ise kötü yoktu herhalde. Yolcular Venezuela’dan Kolombiya’ya bir tür kaçakçılık yapan kişilerdi ve güvenlik görevlileri de onlardan yasal olmayan “vergilerini” alıyorlardı. Firma ise sadece yolculuğun değil söz konusu “sınır ticaretinin” de düzgün biçimde sürdürülmesinden sorumluydu! Zira otobüsümüz Kolombiya’ya girerken diğer otobüslerin arandığı garaja uğramadan doğrudan devam edebildiğine göre bu ticaret her iki ülkenin güvenlik kuvvetlerinin de desteğini alıyordu. Eh, bu da neredeyse savaş durumuna gelen iki ülke ordusu için en azından bir “barışı sürdürme” gerekçesi olabilir.

(Bogota'dan)
Ölü gerilla fotoğrafları
Duvarlarında öldürülmüş ve aranan gerilla fotoğraflarıyla dolu bir ofiste geçiş işlemlerimizi yaptırdık. Yolculuğun sonuna dek tüm Kolombiya boyunca bu afişlerle sık sık karşılaşacaktım. Kolombiya İç Güvenlik Teşkilatı’nın yaptığı karşı-propagandanın unsurları olan bu resimler, güneydeki gerilla üslerine yakın noktalarda devasa boyutlu tabelalara dönüşecekti. Bu gerilla liderlerinin fotoğrafları genelde gazetelerdeki röportajlardan alındığı için insanda hayranlık uyandırıyordu. Hani kendileri “reklâm kampanyası” yapsa bu kadar olur. Bu ne kadar saçma bir karşı-propaganda mantığıdır, anlayamadım. Ayrıca öldürülmüş bir düşmanın fotoğrafı bir iktidara nasıl “onur” sağlar?
İnsan ve toprak arasındaki malum diyalektiği bir kenara bırakacak olursak, en şaşırdığım sınır farklılığı Venezuela Guarero’dan Kolombiya’ya geçişte oldu. Toprak aynı, yoksulluk aynı, ama kültürel farklılık, toplumsal çaba ve hareketlilik gözden kaçacak gibi değildi sınırın bu tarafında. İlerledikçe de bu farklılığı daha net gördüm. Herkesin uğraş içinde olduğu ve toprağın sağladığı tüm imkânları değerlendiren bir toplum…

(Cartagena'dan)
Bir ülke toprakları ancak Kolombiya’nınki kadar zengin olabilir. Öyle bir ülke düşünün ki baştan aşağı yemyeşil. Toprağı görebildiğiniz her yerde üretim var; tarım ve hayvancılık yapılıyor. Dünyadaki bitki çeşitliliğinin yüzde 10 ile 20’si Kolombiya’da bulunuyor. 45.000 çeşit Kolombiya’ya özel bitki yetişiyor. Her yer muz bahçeleri ve kahve plantasyonlarıyla dolu. Sahilleri çok güzel, ama dağları bambaşka…
Cennetin Kapısı
Kuzeyde Venezuela sınırından yaklaşık iki yüz kilometre içerde bu kıtanın ve eminim ki dünyanın en güzel bölgelerinden biri yer alıyor: Santa Marta. 17 bin kilometrekarelik bir alana yayılmış Santa Marta Karlı Dağları’nın Colon ve Bolivar tepeleri 5775 metre. Dağların baskısıyla Karaibler’e küçük bir çıkıntı yapan Santa Marta eteklerinde kimi gezginlerce dünyanın en güzel sahilini barındırdığı iddia edilen Tayrona Ulusal Parkı bulunuyor.

(Tayrona Plajı)
Kolombiya, doğal rezervleri barındıran ulusal parkların çeşitliliği açısından belki de dünyanın bir numarası. Denizle çevrelenmiş olması, çok farklı yükselti noktalarına sahip olması ve her mevsim yağmur alması gibi nedenlerle doğa araştırmacıları için bir cennet. Parque Tayrona da bunlardan biri. Ormanın içinden sahile ulaşmak için yaptığınız iki saatlik yürüyüş sırasında daha önce hiç görmediğiniz hayvan türlerine rastlayabilirsiniz. Sahile ulaştığınızdaysa “cenneti” bulacaksınız.
Hiçbir fotoğraf makinesi ya da kameranın bu sahilin güzelliğini gösterebilme yeteneği olamaz. Tarif etmek çok zor ama benim uzun süre ağzım açık kaldı. Sanıyorum ki burayı ziyaret edenler gezegenimizde karşılaşılabilecek en etkileyici doğal güzelliklerden birine tanıklık etmektedirler.

(Tayrona'nın eşsiz koylarından biri)
Ormanda ilerlerken bir kız çocuğuyla karşılaştım. Yapayalnız bir kız çocuğu elinde kocaman bir palayla Hindistan cevizi kesiyor ve çuvala koyuyordu. Dediğine göre orada yaşıyormuş babasıyla. Annesi ölmüş. Ondan bir hindistan cevizi aldım ve susuzluğumu giderdim. Amazon bölgesi dahil içtiğim en güzel coconat (yani hindistan cevizi) suyuydu. O kız çocuğunun oradaki varlığı, dünyadan yalıtılmışlığı ve özgürlüğü ise kitapları dolduracak kadar düşündürücü ve bir o kadar da yalındı. Onunla orada karşılaşmak da orada bırakmak da tuhaf bir duyguydu.
Ormanların, muz bahçelerinin ve yoksulluğun çevrelediği kentler
Santa Marta kent merkezi küçük bir koya kurulmuş. Sahile doğru kolonyalist mimari korunmuş. Büyükçe bir limanı var. Tırlar, gemiler sürekli bir şeyler taşıyor. Ayrıca burası Kolombiya’nın efsane futbolcusu Valderrama’nın da memleketi. Şehir kulübü Union Magdelena’nın önünde devasa bir heykeli duruyor.

(Caño Cristal Nehri, Meta bölgesinde Macarena Dağlarında)
Karşı kıyıda adaları birbirine bağlayan bir karayolu aracılığıyla Barranquia’a ulaşıyoruz. Buraya “Kolombiya’nın altın kapısı” deniyor. Endüstri ve ticaret merkezi. Bir buçuk milyona yakın insan yaşıyor. Onun devamında ise önemli bir tarihi merkez Cartagena var. Hem Bolivar’ın savaşında önemli bir durak hem de tüm Amerika’daki ilk köle isyanının yaşandığı yer.
Batı Afrika’dan Portekizli bir köle tüccarı tarafından kaçırılan Benkos Bioho, Cartagena’da ikinci kez firar etmeyi ve bölgede bir ordu kurmayı başarmış. Zamanla iyi örgütlenmiş bir istihbarat ağına da sahip olmuş. Kaçışından altı yıl sonra 1605’de bölge valisiyle barış anlaşması imzalayarak otonomi hakkını elde etmiş. Ancak on dört yıl sonra İspanyollar tarafından yakalanıyor ve 1621’de idam ediliyor. İşte onun “San Basilio de Palenque”si Amerika kıtasının ilk özgür toprağıdır.

(Kayıp Kent, Tayrona'nın sırtını dayadığı Santa Marta dağlarında)
Cartagena yüzde 80’i yoksul mahallelerle çevrili, bir milyondan fazla insanın yaşadığı bir kent. Bu yoksulluk içinden geçerken şoför, Uribe rejiminin yalan ve baskı üzerine kurulduğundan söz ediyordu. Sokakta yaşayan kimsesizlerin kaçırılıp sonra da gerilla diye cesetlerinin sergilendiğini söylüyordu. O sırada torpidoda duran gazetenin manşetinde bir işadamının daha kaçırılıp eroin enjekte edilerek öldürüldüğü haberi vardı. Uribe’yle ilişkili kontrgerilla çeteleri bazı toprak sahiplerini kaçırıp büyük fidyeler alıyormuş.

(Medellin Pablo Escobar ve Fernando Botero'nun kenti)
Yoksul evlerin ve kirli sokakların arasından geçip sahile vardığımızda yalnızca zenginler için yaratılan suni bir dünyayla karşılaştık. Bu kentin petrol ürünlerinden senede elde ettiği gelir neredeyse üç milyar dolara varırken halkın yüzde sekseninin açlık sınırında yaşaması ne anlama geliyor? Uribe iktidarı Amerika’dan 10 milyar dolar para alacak, buna karşılık yedi üs daha açılmasına izin verecek, uyuşturucu trafiğinin tüm kontrolünü eline geçirecek, gerilla bölgelerine kimyasal saldırılar yapacak, çeteleri ordu-polis teşkilatlarına dolduracak, fabrikalara alınan işçilere bile bu çeteler izin verecek, en ılımlı muhalefeti bile sokağa çıkamaz hale getirecek…

(Botero Müzesi)
Kolombiya’da iktidarın formülü 3K. Yani Kokain, Kumarhane ve Kilise! Bu üçü olmasa Kolombiya’da düzen sürmez. Kolombiya, kokain üretimi ve ticaretinde dünya lideri. Kokainden elde edilen gelir tüm Latin Amerika’daki faşist çeteleri besliyor. Her sokağında kumarhane olan bir ülke düşünün. Abartmıyorum en yoksul mahallelerde bile kumar makineleriyle dolu dükkânlar var. Ve kiliseleri bu kadar dolu bir başka Güney Amerika ülkesi bulamazsınız. Öyle ki millet öğle arasında bile kiliseye koşuyor. Bir seferinde o kadar şaşırdım ki, polise “bugün bir şey mi var” diye sormuştum ve “yok her zaman böyle” cevabını almıştım. Hakikaten de öyleymiş. Latinlerin azizleri, yortuları bitmez de, bunlarınki apayrı bir olay.
Uyuşturucu trafiği olur da banka olmaz mı? Bizim “Banker Bilo”ları aratacak kadar çok sayıda tuhaf banka mevcut. Ayrıca fuhuş aleni bir şey. Daha acısı Medellin 50. sokakta gördüğüm çocuk fahişelerdi. Yaşları 14-15 arası olan sayısız kız çocuğu sokakta, güpegündüz bedenlerini pazarlıyordu. İşte Uribe’nin sağladığı “özgürlük ortamı”: Kolombiyalı çocukların bedenlerini satma özgürlüğü, kilisenin saçma sapan azizleri ve putlarının peşinde koşma özgürlüğü, kokaini midesine doldurup satmak için başka ülkelere gitme özgürlüğü, kumarhane bataklığında boğulma özgürlüğü! Obama’nın Dışişleri Bakanı Hilary Clinton’ın ilk ziyaret ettiği ülke boşuna Kolombiya olmadı. Hilary, Uribe’yi boşuna övmedi parlamentoda.

(50. sokağa tam da bu kilisenin karşısından iniliyor)
Medellin bir üniversite kenti görünümünde. Kolombiya’lılar metrosu olan kentteki bu havayı çok seviyorlar. Sürekli “Medellin’i beğendin mi?” diye soruyorlar. Oysa bu kent gerçek ününü Pablo Escobar’dan alıyor. Escobar adını duymayan yoktur herhalde. Seksenli yıllarda dünyanın en zengin yedinci şahsı olacak kadar büyüyen uyuşturucu karteli şefi Escobar’ın kentidir Medellin. Bir zamanlar tüm kent onun yönetimindeymiş. Emrinde binlerce silahlı adam varmış. Yoksul halk yaptığı yardımlardan ötürü onu aziz gibi görürmüş. Uçak düşürmeden, kentlerde bombalamalar yapmaya kadar varan bir savaşı yönetmeye kalkınca İngiliz ve Fransız istihbaratının desteği ve Amerika’nın durumu fırsat bilip dâhil olmasıyla 1993’de Medellin’de öldürülmüş.
Daha aşağıda ülkenin orta kısmına yakın başkent Bogota yer alıyor. Sekiz milyon nüfuslu başkent ülkenin tarihsel ve siyasal birikimini taşıyor. Monserat tepesinin dibine kurulu semt şehrin en önemli yeri. Plaza Bolivar’da ise Kongre binası ve Yüksek Mahkeme ile Başpiskoposluğun merkezi sayılan Katedral var. Bu meydan 1948’deki Bogota katliamının da başladığı ve 1985’deki Adalet Sarayı katliamının olduğu yer. Onun biraz aşağısında dünyanın en büyük pre-hispanik Altın Müzesi mutlaka görülmesi gereken bir mekân. İspanyolların istilasından önce Güney Amerika’nın yerli halkları altını bir ticaret aracı değil günlük yaşamlarının parçası olarak kullanıyormuş. Toplumsal statülerin belirlenmesinde bir işaret ya da ayinlerin vazgeçilmez öğesiymiş altın. Müzede yerlilerin gündelik hayatlarında kullandıkları altın eşyalardan örnekler sergileniyor. 35 bin altın ve gümüş eşyanın bulunduğu müzeyi gezerken bunların korkunç bir yağmadan günümüze ulaşabilmiş nadir örnekler olduğunu düşünmeden edemiyor insan.

(Barichara harika taş evlere sahip bir kasaba)
Bogota’dan Cali’ye giderken Armenia çıkar yolunuzun üstüne. “93 Harbi” sonrası Hamidiye Alaylarıyla yaşanan çatışmadan kaçan Ermenilerin yerleştiği kent kahve plantasyonlarıyla ünlü. Harika bir iklimi ve doğası olan Armenia da bir kahve parkı bulunuyor.
Bogota ve Medellin’den sonraki en büyük kent olan Cali, ülkedeki ikinci büyük uyuşturucu merkezi. Uyuşturucu geliri olan diğer kentler gibi ortada birçok boş bina göze çarpıyor. Bunun dışında şeker kamışı yoksul halkın gelir kaynağı.

(Peñol Taşı, Antioquia Guatepé'de)
Geçmişin ve geleceğin Kolombiya’sı
Doğrusu Kolombiya’ya önyargılı bir yolculuğa başlamıştım, fakat gördüklerim doğası, tarihi, kültürü ve halkıyla büyük bir zenginlikti. Zaten ancak böyle bir zenginlik açıklayabilirdi son elli yılda iç savaş ve katliamlarla yüz binlerce insanını kaybetmiş, uyuşturucu batağında boğulmuş ama her şeye rağmen ayakta kalmayı başarmış bir ülkeyi.
Kolombiya’nın, ne Amerika’nın verdiği 10 milyar dolara ne de kokaine ihtiyacı var. Her yerinden zenginlik fışkıran, kelimenin tam anlamıyla cennet gibi bir ülke. Yukarıdan aşağıya verimli olmayan bir karış toprağı yok. İnsanları üretken, politik birikimi yüksek. Doğalgaz ve petrole sahip. Dünyanın en zengin zümrüt yatakları Kolombiya’da. İnanıyorum ki şayet bu ülke son yüzyılı Amerikan müdahalelerinden uzakta geçirebilseymiş politik problemlerini kendi başına halledebilirmiş. Politik sorunlarını aşmış bir Kolombiya da dünyanın en önde gelen birkaç ülkesinden biri olabilirdi.

(Salsa'nın Başkenti Cali)
Geçen ayki “seçimleri” Uribe’nin yardımcısı Savunma Bakanı Santos kazandı. Kolombiya’da seçimlere katılım oranı yüzde 40 geçmez. Seçimler çok açık biçimde kontgerillanın gözetiminde gerçekleşir ve oy bedeli 50 dolardır. 50 dolarlık Başkan Santos’un ilk icraatı Venezuela’yı tehdit etmek oldu. Ondan beklenen de budur. Kendisi görevi süresince 2 milyon insanı göçe zorlamış, çatışmalarda 35 bin kişiyi öldürtmüş ve 2 bin sendikacı, bağımsız gazeteci ve muhalifi katlettirmiştir. O makama geliş nedeni Kolombiya’yı bir savaş aygıtı olarak bölgede en etkin biçimde kullanmaktır. Başlıca hedefi de Venezuela’dır. Muhtemelen Venezuela sınırı içlerine gönderdikleri paramiliter çeteler yerine düzenli ordu güçleriyle daha kapsamlı operasyonlar yaparak Venezuela hükümetini istikrarsızlaştırmaya çalışacaktır. Kuvvetle ihtimal verilecek yanıta göre kapsamlı bir savaşın provası Kolombiya’daki sayısı belirsiz ABD üssünde yapılmıştır.
Kolombiya’da halk savaşı ve Hıristiyan Marksizmi
Köylülerin savaşçı bir geleneğe sahip olduğu Kolombiya geçen asrın yarısından itibaren Marksist-gerillacılığın da en zengin deneyimlerini üretti. Geçtiğimiz yüzyıldan bu yana dünyadaki tüm gerilla hareketleri içinde bir devrim ve iktidar mücadelesinde ısrar eden ve bu inatlarını güçlü halk hareketleriyle destekleyen az sayıda örneğin sahibidir Kolombiyalılar. Bu örneklerin başında tabi ki FARC ve onun efsane lideri Manuel Marulanda gelmekte.
Marulanda halkın ona verdiği isimle El Trofijo (keskin nişancı) yarım yüzyıldan fazla dağlarda savaşmış Kolombiya tarihinin en büyük köylü lideri.
9 Nisan 1948’de köylüler tarafından desteklenen Liberal Parti liderinin şaibeli bir suikast sonucu katliyle başlayan olaylarda Bogota’da bir gecede üç bini solcu beş bin kişi öldürüldü. Bu olayı takip eden şiddet döneminde ise 200 bin insan öldürülmüştü. Buna karşılık Komünist Partisi’nin ülkenin orta kesiminde dağların arasına sıkışmış güvenli bir toprak parçasını yönetmesi halkta umut doğurmuştu. Marulanda daha sonra Marquetalia Cumhuriyeti adını alacak olan bu mevziin liderlerinden biriydi.
1961’de merkezi hükümetle imzaladığı barış anlaşmasında resmen cumhuriyet olarak tanınan bölge dışında başka birçok otonom bölgeye ordu girememekteydi. İlginçtir ABD’nin Kolombiya’daki politikası asla değişmemiştir. Kolombiya yönetimi ne zaman gerillalarla masaya otursa Amerika şiddetle bu anlaşmaya karşı çıkar ve orduyu harekete geçirir. Plan LASO (Latin Amerika Güvenlik Harekatı) çerçevesinde 1964 Mayısında Martequetalia’ya yapılan saldırıda Vietnam’da kullanılan napalm bombaları yağdırıldı. Buna rağmen köylüler ve az sayıdaki savaşçı “cumhuriyetlerini” dirençle savundu. İşte FARC bu koşullarda doğdu.
Burada Marulanda’yla beraber Jacobo Arenas’ın adını anmadan geçmek haksızlık olur. Arenas, gerilla hareketinin hem ideolojik çatısını kuran hem de onun dönemsel taktik çizgisini belirlemenin ötesinde stratejik biçimde onu yeni organizasyonlarla başarıya ulaştıran hamlelerin de yaratıcısıydı.
Arenas Rusça da dahil birkaç dile hakim bir entelektüel ve ideolojik açıdan Latin Amerika’daki örneklerinden farklı bir kişiliğe sahipti. FARC’ın ideolojik ve örgütsel sürekliliğinde Arenas’ın etkisi büyüktür. Onun kurduğu eğitim sisteminde Marksizm’le yerli tarihi arasındaki ilişki önemli bir yer tutmaktaydı. Hareketin hakim olduğu tüm alanlarda Marksist teori yaygın biçimde öğretildi.
FARC hem Leninist modelde örgütlenmiş bir orduya hem de köylü tabanlı bir yapıya sahip olduğundan hiçbir zaman Batı Avrupalıların desteğini alamadı. Onların liderlerinin posterleri batılı merkezlerde asılmadı. Batılı entelektüeller tarafından mücadeleleri dile getirilmedi. Onlara havalı röportajlar verip post-modern laflar etme fırsatı da tanınmadı. Onlar dünyanın en kirli ordusuna, en iyi eğitilmiş kontgerillasına ve paramiliter uyuşturucu çetelerine karşı Kolombiya köylüleriyle beraber mücadele ettiler.
1982’de Halk Ordusu EP’nin kuruluşunu takiben 1984’de ateşkesle beraber inşa edilen Yurtsever Birliği (UP)’nin yaratıcısı oldular. UP savaş koşullarında barışçı bir organizasyonun bir karargâhtan yönetilebileceğinin iyi bir örneğiydi.
Fakat M-19 adlı örgütün Kasım 1985’de Kongre binasıyla aynı meydanda bulunan Yüksek Mahkemenin Adalet Sarayını işgalinin bir katliamla sonuçlanması süreci sekteye uğrattı. M-19 kuruluşundan beri sansasyonel eylemler yapan bir örgüt olmuştu. 1979’da ordu deposundaki beş bin silaha el koyulması, 1980’de Dominik Elçiliği’nin kokteyl sırasında ele geçirilerek 14 ülke diplomatının rehin alınması gibi eylemlere imza attı. İlk önemli eylemleri ise Simon Bolivar’ın kılıcının çalınmasıydı. Eylemi M-19 liderlerinden “El Turco” lakaplı Alvaro Fayad organize etmişti. Ülkedeki bu en önemli ulusal simgenin geriye dönüşü ancak 1991’de M-19’un hükümetle barış imzalayarak yasallaşması sonucu başkan adayları Antonio Navarro tarafından Küba’dan getirilmesiyle mümkün olmuştu.
Adalet Sarayı işgali ordunun tanklarla binaya saldırmasıyla son bulmuştu. 35 gerilla hariç hepsi hâkim ve Danıştay üyesi olmak üzere 55 kişi öldürüldü ve bunlardan ayrı olmak üzere 11 kişinin cesedine bile ulaşılamadı. Hâkimlerin ölümlerine asker silahları ve bombaları neden olmuştu. Yüksek hâkimlerin bazılarının yakın mesafeden vurulduğu anlaşılmıştı. Olay Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi tarafında soykırım ve katliam olarak tanımlanmıştır. Eylemi koordine eden Fayad ise 1986’da Bogota’da bir operasyonda öldürüldü. Arenas’ın Yurtsever Birliği’nin ise dört bin üyesi birkaç yıl içinde şehirlerde katledildi.
FARC’ın doğduğu yıllarda Kolombiya’daki toplumsal mücadelenin bağrından yeni umut ve bakış açıları da yeşeriyordu. Bunlardan en önemlisi varlığını bugün de sürdüren ELN’dir. ELN’in ideolojik çizgisinde “Kurtuluş Teolojisi” denen Hıristiyanlığın bir yorumu önemli yer tutar. Bu teorinin kurucularından biri rahip Camillo Torres’dir.
Torres önemli bir burjuva ailede doğdu. Önce hukuk, sonra Belçika’da sosyoloji eğitimi alıp Kolombiya’ya dönerek Latin Amerika’daki ilk sosyoloji kürsüsünü kurdu. ABD’de Martin Luther King’in de içinde bulunduğu Kurtuluş Teolojisi, Latin Amerika kökenli bir akımdır. Nikaragua’dan Brezilya’ya kadar birçok Hıristiyan din adamı bu fikirden etkilenmiş ve doğrudan silahlı mücadeleye katılmışlardır. Torres’in deyişiyle “eğer İsa yaşasaydı o da gerilla olurdu” sözü akımın temel hissiyatını göstermektedir.
Akımın savunucuları Hıristiyanlığın temelinde olduğunu varsaydıkları “kurtuluş” fikrinin ekonomik, sosyal ve ideolojik açıdan gerçekleşmeden mümkün olamayacağından hareket etmektedirler. Vatikan’ın 80’lerin ortalarında tartışmak zorunda kaldığı ve orijinini Marksist bularak “mahkûm” ettiği Kurtuluş Teolojisine, bugün Papa olan zamanın Kardinali Ratzinger ciddi saldırılarda bulunmuştu. Bu fikirden beslenen birçok din adamının şatafatlı kiliseleri değil de Güney Amerika’nın yoksul halkının terk edildiği yerlerde onlarla beraber fedakârca mücadeleyi tercih ettiğini görmek şaşırtıcıdır. Özellikle bizim gibi imamları 70 bin camide kurulu sisteme tek söz etmeden, aksine ticarete meraklı bir din toplumundan gelenler için daha da şaşırtıcıdır.
Rahip Torres üniversiteyi ve din adamlığını terk ederek sade bir gerilla olmayı tercih etti ve 15 Şubat 1966’da bir pusuda öldürüldü. Diğer rahip kökenli arkadaşları ise ELN içinde mücadelelerini sürdürdü. Bunların en önde geleni Manuel Perez Martinez’di. “El cura” (rahip) Martinez 1973’de devraldığı ELN komutasını 1993’te ölümüne kadar sürdürmüştü. ELN, FARC’dan daha şehirli ve işçi sınıfı içinde örgütlü bir yapı olarak Marksizmin sınıf yorumuna bağlıdır. Son dönemde iki harekette birleşme ve birlikte hareket etme eğilimi gelişmiştir.
Arenas’ın 1990’da kanserden ölümü sonrası Marulanda, her ikisi de Komünist Parti kökenli Alfonso Cano ve Raul Reyes gibi son derece yetkin iki yoldaşıyla yoluna devam etti. 1999’daki müzakereler sırasında ülkede bir “ikili iktidar” durumu yaşanıyordu. Ülkenin üçte birinde “de facto” yönetim gerillaların elindeydi. Görüşmeler bir seçim pazarlığına çevrilmeden köylülerin ekonomik-demokratik çıkarları üstte tutuldu. Barış görüşmeleri yine ABD müdahalesiyle ordunun FARC ana karargâhına saldırması sonucunda 2002’de sona erdi. ABD yönetimi “Plan Kolombiya” için 10 milyar dolarlık bir bütçe ayırdı. Alvaro Uribe yönetime geldi. Ülkedeki üslere ek olarak yedi ABD üssünün daha açılması için Kolombiya hükümeti anlaşma imzaladı.
Marulanda ömrünün 60 yılını Kolombiya dağlarında geçirdikten sonra 2008’de 78 yaşında öldü. Reyes ondan üç hafta kadar önce Ekvator sınırından 6 km kadar içerde bir grup öğrenciyle toplantı yaptığı sırada Kolombiya ordusunun Amerikan istihbaratına dayanan saldırısı sonucu hayatını yitirdi. Operasyon Ekvator, Venezuela ve Bolivya tarafından tepkiyle karşılandı. Uribe yönetimi son yıllarda özellikle gerilla liderlerini hedef alan operasyonlara girişmektedir. Bunun son örneği geçen haftalarda Alfonso Cano’nun birliğine yönelik saldırıydı. Ancak Cano saldırıdan yara almadan kurtulmayı başarmıştır.
*Bu yazı daha önce Bilim Gelecek Dergisinde yayımlandı
0 YORUM