Politik-Gezi Notları 7: Bolivarcı Devrimin Başkentinde


26 Ağustos, 2015    Gezi



*Venezuela, bağrında birçok çelişmeyi barındıran bir ülke. On bir yıldır görevde bulunan Bolivarcı hükümet de uygulamalarıyla bu çelişmelerin daha keskinleşmesine olanak tanımış. Sosyalizmin radikal örnekleriyle bireyciliğin ve kapitalizmin yozlaşmış yansımalarını bir arada görmek mümkün. Karşıtların bu derece iç içe geçtiği bir toplumun tam olarak hangi yönde ilerlediğini kestirmek de zor.

 

Eğer bir Latin Amerika’dan bahsediliyorsa söze Venezuela’dan başlamak gerekir. Kıtada karşılaşılacak tüm aşırılıklardan bu ülkede yeterince bulunur. Yoksulluk ve zenginliğin kesin sınıfsal ayrımları günlük hayatın içinde kendini net biçimde gösterir. Tabii ki bu ayrımın net politik tercihleri de sokağa yansır. Ancak hiçbir Latin Amerika ülkesinde rastlamadığım ölçüde kaygılı bir toplum. Bunun bir ABD stratejisi olduğu konusunda da şüpheniz olmasın. Amerikancı cephenin bir başarısı da toplumu spekülatif bir ruh hali içine sokmak. Senede yüz kere Caracas’ta yaşayanların telefonlarına metroya bomba konduğu gibi mesajlar gelir. Bu mesajların hiçbirinin de aslı çıkmamıştır. Ya da internet kesildiğinde Chavez’in muhaliflerine karşı bir komplosu olduğu lafı yayılır. Sular akmıyorsa kesin Bolivarcı hükümet kesmiştir ya da uçak gecikirse Chavez yüzündendir.

(21.yy Sosyalizmi ya da Bolivarcı Sosyalizm olarak adlandırılan akımın ve Venezuela'nın ölümsüz lideri Hugo Chavéz)

Geçen yazıda USAİD’tan (United States Agency for International Development) söz etmiştik. İşte ülkedeki kara propagandanın başı bu ABD kurumudur. Chavez’e darbenin gerçekleştiği 2002’den bu yana Venezuela’da faaliyetlerini yoğunlaştıran USAİD geçen yıldan beri facebook ve twitter’de Bolivarcı hükümet karşıtı yoğun bir kampanya sürdürüyor. Kendi resmi rakamlarına göre Venezuela’da yüzlerce grubu on milyonlarca dolar harcayarak finanse eden USAİD, yetiştirdiği öğrencileri parlamenter alana kaydırmayı planlıyor. Önümüzdeki süreçte ABD’nin bu “devrimci” gençlerini mecliste Chavez’e karşı demokrasiyi kahramanca savunurken görmemiz muhtemeldir.

(Comandante Chavéz kitlelerle çok güçlü eylemsel bağlar kurabilen nadir liderlerdendi)

Sokak satıcılarından bile “sosyalist vatan ya da ölüm” sloganını duyabileceğiniz, bizim 20. yüzyılda kaldığını düşündüğümüz bir “sol jargonla” konuşulan ülkede hiçbir yerde göremeyeceğiniz bir liberalizm propagandasıyla karşılaşırsınız. Tuhaf bir biçimde her şeyin özelleştirilmesinin savunulduğu, halka yönelik desteklerin hatta toprak reformunun bile karşısında duran “pür kapitalist” bir zihniyetin adı “muhalefet” Venezuela’da.

Bindiğim bir takside şoför son 50 yılın en kurak dönemini geçiren Venezuela’da yağmurun yağmamasının nedenini de Chavez’e bağlamıştı. Zaten bu hükümetler taksicilere neden yaranamazlar anlamam. Bolivya’da da benzer bir durum vardı. Ufak bir kent olan La Paz’da taksicilerin fahiş fiyatlarından şikâyetler artınca hükümet iki dolar gibi bir rakama sabitlemişti tüm taksileri. Fakat bu rakam orada bir öğün doyurucu bir yemek fiyatıdır. Yani hiç de az sayılmaz. Gel de bunu taksicilere anlat!

(Karayiplerin ortasında kıyıdan 125 km içerde yer alan Roques Takımadaları dünyanın en mükemmel plajlarına sahiptir)

Caracas’ta altına en döküntü arabayı alan kişiler taksicilik yapıyor. Bunları denetleyen de yok, yani bir lisans bile gerekmiyor. Vergi falan da verdikleri yok. Üstelik bir depo benzinin 50 cente doldurulduğu ülkede iki adımlık mesafe için on dolardan aşağı istemezler. Zaten normalde o arabaların trafiğe çıkarılması bile anormal bir durum. Gerçekten de Venezuela’da taksiciler bir felaket. Latin Amerika’nın suç oranı en yüksek taksicileri Caracas’ta. Ülkedeki güvensizlik ortamından en çok faydalananlar da onlar. Uyuşturucu, gasp ve adam öldürmede birinciler.

Brezilya başkanı Lula yanılmıyorsam bir OLAS toplantısında Venezuela’nın sorununun ABD’nin iddia ettiği gibi demokrasi eksikliği değil fazlası olduğunu söylemişti. Kelimesi kelimesine haklı olduğunu gördüm. Venezuela’nın en büyük eksikliği sıkı çalışan bir güvenlik teşkilatından yoksun olması. Orduda birçok gelişme sağlandı ama iç güvenlikte hâlâ çok problem var. Chavez bu konunun çözümü için yüksek bir bütçe ayrıldığını açıkladı ama bu sorun biraz da toplumsal alışkanlıklarla ilgili. Çalışma disiplininden yoksunluk, rüşvetin ve haracın yaygınlığı, çeteleşme, uyuşturucu bağlantıları gibi etkenlerin temizlenmesi zor. Sağcılar bu durumu sürekli kullanıyor. Yirmi dört saat güvenlikle ilgili spekülatif haberler yapıyorlar. Yaratılan güvensizlik ortamından faydalanıyorlar. Güvenlik sorununun çözümü için alınabilecek önlemler de Amerikancıların halkı Chavez aleyhine kışkırtma kaygısı nedeniyle alınamıyor.

(Margarita Adası, Yeni Sparta Adalarının en büyüğü)

Silikon patlaması!

Venezuela’da hükümetin ısrarla sürdürdüğü bir döviz politikası var. Kur bir çapaya bağlı. Bu sayede fiyatlar en düşük seviyede seyrediyor (geçen yazıda hükümetin halkın hayat standardını korumak için aldığı önlemleri aktardığımız için burada daha fazla konuyu uzatmıyorum). Ama sağcılara sorarsanız her şey çok pahalı. Yeri gelmişken Latin topraklarında sağcılığı tarif edelim: Utanmaz bir biçimde ve açıkça ABD çıkarlarının savunulması, Batı ittifakının empoze ettiğinin dışında kendi topraklarına ait hiçbir değer tanımama, sömürgeci köklerine derin bir bağlılık, kilise ile oligarşinin çıkarları doğrultusunda örgütlenmiş bir milliyetçilik ve bir ulus olma idealinden yoksunluk.

Kesin bir biçimde söylemeliyim ki kıtanın en ucuz iki ülkesinden biri Bolivya diğeri de Venezuela’dır. Üstelik Latin Amerika’nın en yüksek asgari ücret sınırı Venezuela’da bulunuyor. Ülkede çalışanlar iyi kazanıyorlar. Eğer evde bir kişi bile çalışıyorsa o ev geçinebiliyor. Caracas’ta herkesin elinde bir İpon telefon var. Aynı evi paylaştığım Kolombiyalı üniversite öğrencisi bir defasında “bu nasıl sosyalizm herkesin elinde bir İpon ‘chat’ yapıp duruyor, hiçbir kapitalist ülkede bu kadar yaygın değildir” demişti. Ne yazık ki gelirleri artan Venezuelalılar aşırı tüketime yöneliyorlar. Amerikan yaşam biçimine büyük bir hayranlık var.

(Margarita'da Juan Griego koyu. Burada yerli halk İspanyollara karşı güçlü bir direniş göstermiş)

Geçen yıl bir konuşmasında ülkedeki obezite sorunundan yakınan Chavez’in halkına “fazla yemeyin” çağrısını alaya almıştı dünya basını. Bizde de bir iki gazete bunu geyik konusu yapmıştı. Venezuela’ya girdiğinizde Chavez’in hiç de haksız olmadığını görebilirsiniz. Bütün öğünleri çok yağlı ve büyük olan Venezuela’da zayıf insan görmek neredeyse mümkün değil. Nerede o güzellik yarışmalarını kazanan Venezuelalı kızlar diye boşuna bakınmayın. Her şeyleri gibi vücut ölçüleri de abartılıdır Venezuelalıların.

Nedendir bilmem Venezuela’da bir estetik çılgınlığı var. Özellikle silikon taktırma konusunda dünya rekorunu Brezilya’yla paylaştıklarından kuşkum yok. Siz silikonların eczanede satıldığı bir ülke duydunuz mu? Venezuela’da kadınlar istedikleri ölçüde silikonu eczaneden satın alır doktora gider ve uygun buldukları yere taktırırlar! Şaka değil, aynen böyle. Ülkedeki kadınlar arasında göğüs ve kalça iriliği konusunda korkutucu bir yarış var. Üstelik bu rekabet gençlerin yoğun katılımıyla sürmekte.

(Medanos de Coro Ulusal Parkı. Karayip sahilinde özel bir çöl iklimine sahip bölge)

Venezuela toplumu Afro-Amerikan ağırlıklı, bizim tabirimizle siyahi bir popülasyona sahip. Buna bağlı olarak uzun kölelik döneminin unutturduğu bazı değerler söz konusu. Tarihsel acılar bugüne aktarılarak devam ediyor. Özellikle aile bağlarının zayıflığı bunlardan biri. Genç kadınların birden fazla çocuk sahibi olması ama buna karşılık çocukların babasız olmaları çok yaygın. Erkeklerin kadınlara pek değer verdiği söylenemez. Fakat Venezuelalı kadınlar hayattaki birçok zorlukla tek başlarına mücadele etmenin getirdiği bir özgüvene sahipler. Özgürlüklerinden asla taviz vermiyorlar.

 

Venezuela’nın cennet bahçeleri: Angel Şelalesi ve Karaib sahilleri

Karaibler’in ününü duymayan yoktur. Venezuela Karaibler’in en değerli sahillerine sahip. Ayrıca Amazonların devamı olan ülkenin her yanına yayılmış bir tabiat örtüsü, geniş ormanları var.

(Dünyanın en yüksekten düşen şelalesi Angel-neredeyse bir km- ve çevresi olağanüstü doğa güzelliğine sahiptir) 

Venezuela’nın doğal güzellikleri içinde en ünlüsü Angel Şelalesi. Üç milyon hektarlık alanıyla dünyanın en büyük yedinci parkı olan Canaima Ulusal Parkı’nda bulunan dünyanın en yüksek şelalesi Angel, 979 metreden düşüyor. Adını Amerikalı bir pilot olan Jimmi Angel’den almış. Pilot bir uçuş sırasında keşfettiği bu doğa harikasını bir arkadaşı ve eşine göstermek isterken uçağı oradaki bir tepeye düşer. Enkazdan sağ çıkan Angel ve yanındakiler ancak iki hafta sonra bir yerleşime ulaşır ve hayatlarını kurtarırlar.

Caracas’tan 15 saat mesafede Ciudad Bolivar’da bulunan Canaima doğal alanındaki Angel Şelalesi’ne ulaşmak pek kolay değil. Bolivar kenti her türlü kaçakçılığa ev sahipliği yapıyor. Amazon içlerinde elde edilen her türden maden burada el altından satılıyor. Özellikle altın kaçakçılığı buradan yönetiliyor. Şelaleye gitmek için buraya sonra da ulusal koruma alanına gitmek gerekiyor. Daha sonra araçlarla ormanın bir noktasına kadar ulaşıp kanolarla nehirden ya da yürüyerek şelalenin döküldüğü noktaya varılıyor. Ne yazık ki bu yıl son yüzyılın en kurak mevsimini geçiren Venezuela’da nehirler kurumuş durumdaydı. Bu yüzden nehirden kanolarla gitmek mümkün değildi.

(En yüksek noktası Venezuela'da kalan Roraima Dağı tüm yerli inanışlarında en kutsal yerdir)

Aslında şelale deyince gürül gürül akan bir şey bekliyor insan. Arjantin-Brezilya sınırındaki İguazu Şelaleleri gibi. Fakat neredeyse bir kilometreden düşen bir su kütlesinin bütünlüğünü koruması fiziki olarak mümkün değil. Zaten suyun yukardan dökülüşünü ve yere düştüğü noktayı net görebiliyorsunuz. Arada sanki bir tür buluta dönüşüyor. Zerrelerine ayrılan suyun düşüşü yavaşlıyor. Düşmeye yakın bir noktada da tekrar bir araya geliyor.

Şelaleden daha ilginci onun üstünden döküldüğü tepe. Üstü masa gibi düz olan bu tepeler, çökmeler sonucu oluştuğundan duvarı andırıyor.

(Guacamaya, Bayrağa renklerini verdiği için Bayrak Papağanı olarak adlandırılıyor. Gürültücü ve kavgacı olan bu kuş yalnızca rengini bayrağa değil karakterini de insanına vermişe benziyor)

Venezuela bozulmamış doğal zenginliklere sahip. Dağlık ve ormanlık bir coğrafyada yer aldığından öyle her yere yol yok ya da olan yollar sınırlı. Ulaşımın kolay olmaması, endüstrinin gelişmiş ve yaygın olmayışı gibi etkenler doğanın temiz kalmasını sağlamış. Üç bin kilometreye yakın Karaib sahili boyunca tertemiz ve cömert bir doğayı takip edebilirsiniz.

Venezuela’da olmanın iyi bir tarafı da fazla turiste rastlamamanız. “Güvensiz” ülke sınıfında yer aldığından Batılılar ziyaret etmiyorlar. Ancak bunun tek istisnası “İsla Margarita” olarak bilinen Yeni Sparta Adaları. Adını İspanyollara karşı kahramanca direnişinden alan üç büyük adaya dünyanın hemen her yerinden uçak iniyor. Başkent Caracas’a bile bu kadar ülkeden gelindiğini sanmıyorum.

Margarita Adası’na Caracas’tan altı saatlik bir otobüs ve artı dört saatlik feribot yolculuğuyla gidilebiliyor. Uçakla gitmek yaklaşık iki yüz dolara mal olurken bu tür bir yolculuk yirmi dolara kapanıyor.

Ne yalan söyleyeyim, baştan turistik bir adaya gitme fikri beni pek memnun etmese de oraya varınca fikrim değişti. Çünkü ada vergiden özerk kılınmış. Size garanti ederim ki, ada dünyanın hiçbir yerinde bu kadar ucuza alamayacağınız mallarla dolu. Aklınıza gelebilecek her türden kalem var. Elbiseden araba tekerleğine kadar her şey satılıyor. Fakat benim gözüm içki satış yerlerinde kaldı. Zira dünyanın en iyi içkileri neredeyse yüzde 70’e varan indirimlerle satılıyordu.

(Orinoco Deltası bir ülke büyüklüğünde)

Karaib’in en serin sularında yüzüp, günlüğü on dolara klimalı bir odada kalarak akşamları harika bir tada sahip kocaman Pargo’yla (Karaib balığı) kendinize ziyafet çekebileceğiniz bir ada Margarita.

Venezuela’nın üç yüzden fazla ada ve adacığı var. Yeni Sparta Adaları dışında gidilmeye değer yerin Los Roques olduğu söyleniyor. Ama oraya yalnızca uçakla gidilebiliyor. İki bin nüfuslu adanın çevresi mercanlarla çevrili. Bu yüzden sahilinde deniz gümüş gibi parlıyor. Bin beş yüz kuş ve balık çeşidine ev sahipliği yapıyor. Oraya gidip iki gün kalabilmek için bin beş yüz doları gözden çıkarmak gerekiyor.

(Venezuela'da bolca yenen, dünyanın en büyük kemirgeni olan Capybara uysal hatta evcilleştirilebilen bir tür faredir)

Ancak üç gün kalabildiğim Margarita’dan Venezuela’nın doğusuna doğru gitmek üzere Carupano’ya bir lancha’yla geçmeye karar verdim. Lancha denilen şey bir aralar bizim Üsküdar’dan Beşiktaş’a geçen minik teknelere benziyor. İçine bir mahzene iner gibi girdiğimiz tekne okyanus sularında bir oraya bir buraya salındı. Üç saatin sonunda karaya Chacopata’da indiğimizde kimsenin hali kalmamıştı. Fakat hava kararmadan Carupano’ya ulaşmak zorundaydım. Birkaç saatlik sıkıntılı bir yol için, hiç memnun kalmasam da bir araçla anlaşmak zorundaydım. Altı dolar gibi bir rakama bağladığım pazarlık sonunda yola çıktım. Fakat Venezuela tabir yerindeyse “Harlem”in büyüğüdür. Bindiğim aracın diğer taksi çetelerince tehdit edildiğini anlamam zor olmadı. Yoldaki polisler de sanırım haraç için sıkıştırıyorlardı. Bir de şoför bu kadar stresi kaldıramayıp “hap” atınca benim yolculuk gerilim filmlerini aratmadı.

(Venezuela iyi korunan milli park bölgeleri sayesinde zengin doğal güzelliklerine sahip ender ülkeler arasındadır)

İnsanlık için Venezuela’da bir adım ileri

Eğer insanlığın evriminde “gerçeği” aramanın bir başlangıcı varsa sanırım bu atalarımızın görmeye başladığı bir ana denk düşmüştür. Gezmek ve tanımak bize en kısa yoldan görerek öğrenme fırsatı tanır. Aslında “öğrenme” eylemi de gerçeği karşılamaktan çok faydaya dayanır. Çünkü “gerçek” daima bizim ihtiyacımız olandan çoktur. Ona yaklaşabilmek için parçalardan biri olmak yetmez. Bütünü kavramak gerekir.

Bir ülkeyi tanımanın ve bir milleti anlamanın yolu da onu koşullayan tüm şartları bir satıhta değerlendirmekten geçer. Tabii ki beş-on sayfalık bir yazıya bir ülke gerçeği sığmaz. Ancak kişisel olarak söyleyebilirim ki; “gerçeğin” değinilmeyen kısımlarına onu bütünselliğinden kopartmadan değinmeye özen gösterebiliriz. Fakat tarihsel ve sosyal açıdan bütünsel bir değerlendirmeye ulaşmanın zor olduğu Güney Amerika ülkeleriyle ilgili böyle bir çabanın zorluğunu takdir edersiniz sanıyorum. Bu durum yazılarımızın politik düzlemini de etkiliyor kuşkusuz. Bir yerde politik adımları överken hemen onun devamında çarpık örgütsel ve sosyal duruma değiniyoruz. Amaç gözlemlediğimiz toplumlara ait olgular arası ilişkiyi neticeleriyle koymak. Zira sosyal bilimin laboratuarı yine toplumdur. Bir uygulamanın hangi toplumda nasıl boy vereceğini her zaman kestirmek mümkün olmadığı gibi, bir olgunun her toplumda bizi aynı sonuca ulaştırmasını beklemek de saflık olurdu.

El Libertador Simon Bolivar Venezuelalıdır)

Venezuela, bağrında birçok çelişmeyi barındıran bir ülke. On bir yıldır görevde bulunan Bolivarcı hükümet de uygulamalarıyla bu çelişmelerin daha keskinleşmesine olanak tanımış. Sosyalizmin radikal örnekleriyle bireyciliğin ve kapitalizmin yozlaşmış yansımalarını bir arada görmek mümkün. Karşıtların bu derece iç içe geçtiği bir toplumun tam olarak hangi yönde ilerlediğini kestirmek de zor. Değerlendirme yaparken hangi olguya daha fazla ağırlık vermemiz gerektiğini ise bazen oradaki iktidar aygıtını hesaba katarak, bazen de toplumsal dinamiğin unsurlarından seçiyoruz. Fakat olguları içinde bulundukları çelişme ve ilişkileri bağlamında ele almaya özen gösteriyoruz.

Her ülke gibi Venezuela da dünyadaki gelişmelerden muaf sayılmaz. Bir yanda ekonomi ve toplumsal ihtiyacın sosyalist temelde karşılanmasında ısrar eden bir iktidar, diğer yandan dünyada pompalanan tüketim toplumunun yarattığı “ihtiyaçlar” silsilesi arasında sıkışmış bir ülke görünümü sergiliyor.

Bolivya örneğinde gördüğümüz gibi bir ülkenin ne kadar “yoksul” olduğu aslında yoklukla ilgili değil toplumun ilerleme azmiyle ilgilidir. Bu açıdan Bolivya belki dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Venezuela ise elindeki olanaklar değerlendirildiğinde kesinlikle yoksul sayılamaz. Sorun yakın tarihe kadar zenginliğin kelimenin tam anlamıyla bir avuç insanın elinde toplanmasından kaynaklanıyordu. Bugün ise mesele iktidar olanaklarından yararlanarak türeyen zenginler. Bu “millileşme” sürecinin bir sonucu olduğu kadar Venezuela toplumunun geçmişten gelen alışkanlıklarıyla da ilgili. Kölelik döneminden gelen bir alışkanlıkla çalışmayı angarya gören bir zihniyet ve zenginliği daima “ötekinden” çalınacak bir ganimet olarak gören bir toplum yapısını aşmak zor olacağa benziyor.

( Venezuela'nın kurtarıcılarından biri sayılan Francisco Miranda'nın adı Paris'deki Arc de Triomphe'de Fransız Devrim Kahramanı olarak kazılı tek Latin Amerikalıdır)

Fakat daha tehlikeli bir durum partiyle devlet bürokrasisinin iç içe geçmişliğinde yatıyor. Bu yalnızca adam kayırmacılık ve rüşvete olanak sağlamıyor, aynı zamanda Chavez Hareketinin siyasal hedeflerinden uzaklaşmasına da yol açıyor.

Bu açıdan önümüzdeki Eylül’de gerçekleşecek parlamento seçimleri önem arz ediyor. Amerikancı cephe oyunu yüzde 40 çıkararak Chavez’in yetkilerini kısacak bir parlamento aritmetiğini hedefliyor. İkinci aşamada parlamentodan devşirecekleri bir yüzde 10’la da dengeyi sağlayıp Chavez’i iktidardan etmeyi umuyorlar. Bu yolda her türden provokasyonu yapacaklarına kuşku yok. Amerikancıların, iktidarı ucundan bile yakalamaları durumunda, “demokrasi” adına Chavez’in katlini istedikleri açık. Bu arzularını yıllardır televizyonlarından bağırıyorlar.

On bir yıllık iktidar sürecinin yorgunluğu içinde Chavez’in neredeyse yüzde 90’ı bulan parlamento aritmetiğini koruması mümkün görünmemekle beraber, kısmi bir kayba uğramasının da silkelenip kendine gelme fırsatı yaratacağı temennisini taşıyorum.

Venezuela’da yaşanan sorunlar, iktidarı aldıktan sonra da halkı tarafından desteklenen güçlü bir lidere ve sosyalizmi inşa etme iddiasındaki disiplinli ve sorumluluklarının arkasında duracak bir halk örgütüne duyulan ihtiyaca işaret etmekte. Görülüyor ki bu çağda devrimcilerin her zaman olduğundan daha fazla “devrimci” olmaya ihtiyaçları var. Çünkü ancak utangaç olmayan bir devrimci cüretkârlık bu çağın zincirlerini parçalayabilme olanaklarını yaratabilir.

 

(Venezuelalı bir devrimci Nogales Paşa)

Türk topraklarında iki Venezuelalı devrimci: Miranda ve Nogales Paşa

Venezuela sokaklarında Simon Bolivar’la beraber en çok rastlanan figür Francisco Miranda’ya ait. Miranda arkaya taranmış uzun beyaz saçları ve sırmalı kaftanıyla şiirsel bir görünüme sahip.

Burjuva devriminin en fırtınalı çağında hem Fransa’da hem de Venezuela’da savaşmış bir kahramandır Miranda. 1750’de Kanarya Adaları’nın zengin bir tüccarının oğlu olarak Caracas’ta doğdu. İspanyol ordusunda komutanlık yaptı. Amerikan iç savaşına katıldı. Dört yıl boyunca İngiltere, Prusya, Türkiye ve Rusya’yı dolaştı.

1791’den itibaren en çalkantılı yıllarda etkin biçimde Fransız Devrimine katıldı. 93 Nisan’ında tutuklanıp beraat ettikten sonra 94’de yeniden hakkında tutuklama çıkarıldı. 98’e kadar Fransa’da kalan Miranda Venezuela’ya geri döndü. Birinci Venezuela Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonraki karışıklık döneminde İspanyollarca ele geçirildi ve dört yıl sonra İspanya Cadiz’deki hücresinde hayata gözlerini yumdu. Eldeki kayıtlara göre General Francisco Miranda’nın gemisi 3 Haziran’la 12 Temmuz 1786 tarihleri arasında İzmir limanına demirlemiş. 13 Temmuz’da Ege denizine açılan gemi 30 Temmuz’da İstanbul’a varmış. 23 Eylül 1786’a kadar da bu şehirde konaklamış.

Ondan yüz otuz yıl sonra bir başka Venezuelalı komutan “hilalin altında” savaşmak üzere Türkiye’ye gelecekti. Rafael de Nogales Mendez adındaki bu Venezuelalı, bildiğimiz kadarıyla Birinci Dünya Savaşında Doğu Anadolu’da Türk birliklerini komuta etmiş tek Hıristiyan’dır.

Almanya, Belçika ve İspanyol ordularında eğitim aldıktan sonra Küba’ya çıkartma yapan ABD’ye karşı savaşır. Daha sonra Venezuela’ya dönse de iktidarla yaşadığı sorunlar neticesinde Orta Amerika’ya geçer. Meksika devrimine katılır. Alaska’da altın aramacılığı ve balina avcılığı yapar. Japon-Rus savaşı sırasında Mançurya topraklarının haritasını çıkarmak gibi zor bir görevle orada bulunur. Nogales’in hayatı Jack London romanlarından çıkmış gibidir.

38 yaşındayken Sofya’da Alman askeri ataşesi ve Fethi Okyar’la yaptığı görüşme sonrası Osmanlı ordusunda savaşmaya karar verir. İstanbul’da Enver Paşa’nın kendisine verdiği tugay komutanlığı görevini alır. Anadolu’ya gitmek üzere Haydarpaşa’ya geldiğinde gar müdürü onu ”merhaba Nogales Bey” diyerek karşılar. Böylece adı Nogales Bey olarak kalır.

Nogales doğudaki en önemli harekâtlardan biri olan Van’ın Rus ve Ermeni birliklerinden kurtarılmasında etkin görev almış. Orada bir topçu birliğini de yöneten Nogales’in emrindeki 12 bin Türk askeriyle otuz bin kişilik Ermeni kuvvetini yenilgiye uğrattığı bilinmektedir. Ayrıca iki Rus birliğinin ilerleyişini durduğu içinde Osmanlı Nişanıyla ödüllendirilmiştir.

Hilalin Altında Dört Yıl adlı kitabında anılarını toplayan Nogales, Birinci Dünya Savaşı boyunca Gazze ve Sina gibi Osmanlı cephelerinde yaptığı görevleri anlatmış. Nogales Osmanlının yenilgisini yönetim zafiyetine bağlamakta ve askerin cephede yaşadığı yokluk ve terk edilmişliğini gözler önüne sermektedir.

1936’da Panama’da ölen Rafael de Nogales Mendez, Venezuela ve Türk vatandaşıdır.

*Bu yazı daha önce Bilim Gelecek Dergisinde yayımlandı

Videolar






Latinamerikainfo | Copyright 2014 | Sitemizde Kullanılan Tüm Yazı ve İçerikler Özgür UYANIK'a aittir. İzinsiz ve İsim Belirtmeden Kullanılamaz. Tüm Hakları Saklıdır.