20 Mart, 2016 Yazılar

Bilim Ve Ütopya Ocak ayı sayısında yayımlandı* Halk demokrasisinin en önemli örneklerini sergileyen Latin Amerika, lider kültünün de en güçlü olduğu toplumları barındırır. Bu ay Kondor’un Güncesi’nde Latin Amerika tarihine damgasını vurmuş liderlerden bazılarının en zor anlarına tanık oluyoruz. Onların varlığında siyasal tarihin uzun ve anın ne kadar belirleyici olduğunu görüyoruz. Liderlerin duruş ve kararlarının ulusların kaderini nasıl derinden etkilediğini fark ediyoruz. Ülkesinde devrimci siyasetler yürütmüş Bolivya lideri Evo Morales, Arjantin lideri Nestor Kirchner, Nikaragua lideri Daniel Ortega, El Salvador lideri Sanchez Ceren, Ekvador lideri Rafael Correa gibi, her biri ABD hegemonyasına karşı çok sağlam duruşlar sergilemiş ve halkçı ekonomik politikalar izleyen, daha güncel liderlere ise burada yer verilmemiştir. Geçen ay “Latin Amerika’da Devrimci Askerler” başlığı altında tanıklık ettiğimiz, Venezuela lideri Hugo Chavéz gibi tüm bu güncel liderler, ayrıca Günce’de hak ettikleri yeri alacaktır.
Küba; Fidel Castro Ruz (17 Nisan 1961, Domuzlar Körfezi/Küba)
17 Nisan sabah 05’te bir çıkarma gemisinin Giron Sahiline yanaştığı bildirilmişti. İlk çıkarma gemisinde 1258 komando sahile çıkmış ve onları korumak için inen 177 paraşütçü körfeze giden tek yolu tutmuştu. Üç gündür gözüne bir an uyku girmemiş olan Başbakan “Comandante” Fidel Castro’nun, daima ayrıntılarla dolu kafasında, bölge hemen canlanmıştı. Sierra Maestra dağlarında diktatör Batista’ya karşı bu sık ormanlık arazide küçük gerilla saldırılarının ne kadar etkili olduğunu hemen anımsamıştı. Giron sahilinin tam ortasından giren düşmanın, güvenlik birimlerini ağır makinalılar ve roket atışlarıyla kolaylıkla pusuya düşürebileceği aklına geldi. İstilacılarla Jose Ramon Fernandez komutasındaki Milis Teşkilatı arasında çarpışmalar başlamıştı. Fidel, düşmanı muharebe gerisinden top atışlarıyla döverek durdurmanın en uygun yaklaşım olduğuna karar verdi. Ancak, aynı sırada başka çıkarma gemilerinin yanaştığını tahmin edebiliyordu. Bunu durdurmak zorundaydılar. Diğerleri de çıkarmayı başarırsa ve eğer çarpışmalar uzarsa, biraz açıkta bekleyen ABD Donanmasının işgale başlayacağından emindi. Telefonun başında bas bas bağırıyordu: “Enrique” diyordu “gemilerin hepsini batırmanı emrediyorum”. Binbaşı Enrique Carreras, bu Küba ordusunun devrim öncesinden kalan vatansever pilotu, ilk kalkışta iki çıkarma gemisini batırdı. İstila başladıktan sadece yarım saat sonra gerçekleşen bu olay savaşın kaderini çizdi. Sabah dokuz sularında pilot teğmen Alberto Fernandez’in, ilk hava muharebesinde bir B-26 bombardıman uçağını düşürdüğü bilgisi geldi. Bu çok şaşırtıcıydı, çünkü Küba Hava Kuvvetleri sadece 43 savaş uçağına sahipti ve bunların yarısı işlemez haldeydi. Diğer yarısına ise üç yıldır bakım yapılmamıştı.
CIA’nın kurduğu Küba karşıdevrim ordusunun istilası 15 Nisanda başlamıştı. Küba’nın üç hava üssü o gün kullanılmaz hale gelmişti. Ertesi gün, saldırıda ölenlerin cenazesinde konuşan Fidel ilk kez devrimin karakterinin sosyalist olduğunu ilan etmişti: “ABD’nin burnunun dibinde Sosyalist Devrim yaptık diye bizi affetmiyorlar” demişti.
Küba’daki devrimci yönetim, bağımsız ve mümkün olduğu kadar hiçbir kampa dahil olmadan kendi kararlarını almak istiyordu. ABD’li tekellerin tavrı onları bazı önlemler almaya zorlamıştı. Sovyetler Birliği’nden gelen ham petrolü ABD’li rafineriler işlemeyi reddedince bunlara el koymuşlardı. ABD cevap olarak, Küba’nın pazardaki 700 bin ton şekerine el koydu. İki gün sonra, 8 Temmuz 1960’ta ABD başkanı Eisenhower, Küba’ya ilk ambargoyu imzaladı. 6 Ağustosta Küba, topraklarında tekel durumunda olan tümü ABD’li şeker, petrol, elektrik ve telefon şirketlerine el koyduğunu açıkladı. 15 Ekimde ABD çıkarlarına zarar verecek biçimde yabancıların ellerindeki topraklar da Küba yönetimine geçti.
Küba Devrimi henüz iki yaşındaydı. Küba halkı bir seferberlik halinde ülkeyi ayağa kaldırmaya çalışıyordu. Bu süre içinde bir milyon Kübalı okuma yazma öğrenmiş, yüz binlerce köylü toprak sahibi olmuştu. Ekonomik ilerleme için politik engellerin aşılması zorunluluktu.
ABD, 16 Aralıkta önce Küba’ya yönelik ambargoyu sınırsız biçimde mutlaklaştırdı sonra 3 Ocak 1961’de tüm ilişkilerini kestiğini açıkladı. Fakat zaten bir süredir tarihin en büyük istila hazırlığını yapmaktaydı. Önce Guatemala sonra da Nikaragua’daki üslerde altı bine yakın karşı devrimci Küba’ya askeri saldırıya hazırlanıyordu. Çıkartma harekatı için 1960’da 65 milyon dolar para harcanmıştı. İçinde tank birliği, hava indirme ve sızma harekatı yapacak yetenekte beş tümenlik bir istila ordusu hazırdı. Ayrıca istila kuvvetlerinin altı destroyer/ muhrip gemisi vardı.
Devrimci Silahlı Kuvvetler'in Doğu Cephesi'nde Raul Castro, Batı Cephesi'nde (en batıda Pinar del Rio'da) Ernesto "Che" Guevara, Merkezde Juan Almeyda kumanda ediyordu. Fidel, istilacıların Domuzlar Körfezinde iki sahilde (Giron ve Larga) çıkarmayı başlattıkları haberi gelir gelmez bölgeye gitti ve çarpışmayı bizzat komuta etti. İki çıkarma gemisi batan istilacılar, sahile yanaşmaktan vazgeçmişti. CIA istilacılardan ısrarla çıkarmaya devam etmelerini istiyordu. Havana’da ardı ardına bombalar patlamaya başlayınca Fidel, Domuzlar Körfezi’nden ayrılıp başkente gitti. Fakat bunun CIA’ya bağlı unsurlarca yapılan bir şaşırtmaca olduğunu anlayıp tekrar muharebe bölgesine döndü. İstilacılara ait savaş uçakları tek tek düşürülüyordu. Nikaragua diktatörü Somoza, karşıdevrimcilere destek olarak 4 savaş uçağı gönderdi.
18 Nisanda çarpışmalar 24 saatten uzun süredir devam ediyordu. Küba zırhlı birlikleri ilerleyemiyordu. Takviye kuvvetler düşman uçaklarından atılan napalm bombalarıyla imha olmuştu. Gün sonunda istilacılar Giron sahilinden geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu sırada Küba uçakları yoğun bir bombardıman başlattı. ABD Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Arleight Burke, Başkan Kennedy’den Küba uçaklarını düşürmek için izin istediyse de bunu elde edemedi.
19 Nisanda Kübalı pilotların istilacıların tankları üzerine yaptığı hava harekatı başarıyla tamamlandı. Artık düşman telsizlerinden “My Day, My day” çığlıkları duyuluyordu. Fidel tankçı birliklerin komutanına telsizden “paletler denize girene dek ilerleyeceksiniz” diye emrediyordu. Aynı gün akşam beş buçukta Fidel’in emri gerçekleşti. İstila sona ermişti. (1)

Guatemala: Jacobo Arbenz (Guatemala/ 18 Haziran 1954)
Başkan Jacobo Arbenz, Venezuela’da bulunan Dış işleri Bakanı Guillermo Toriello’yla henüz telefon görüşmesini sonlandırmıştı. Toriello, ABD yönetimine verdiği protestolara hiçbir cevap alamadığını ve diğer ülkelerden de somut bir destek sağlayamadığını üzülerek bildirmişti. Bir gün önce başlayan, ABD’den geldiği belli olan uçakların bombardımanı sona ermiş fakat yer yer bombalama ve sabotajlar sürmekteydi. Başkan Arbenz, konutunu terk etmiş, daha güvenli bir yer olan Askeri Politeknik Okulu’na gelmişti. Komutanların verdiği bilgilere göre bir istila hareketinin başladığı kesindi. Kesin olmayan istila hareketinin doğrudan ABD Güney Ordusunca olup olmadığıydı.
İstilacıların başında Castillo Armas adlı eski bir asker vardı. Armas, 1949’da devrimci hükümete karşı darbeye girişen Albay Javier Arana’nın ekibindendi. CIA ile doğrudan ilişkili olan bu ekip, Guatemala Devrimini boğmak için sürekli bir çaba içindeydi. Castillo Armas da 1952’de Toprak Reformu yasasının uygulanmasına karşı darbeye kalkışmış ve ele geçirildiği halde kaçmayı başarmıştı. Kolombiya Büyükelçiliğine sığınan Armas, 1953’te ABD’ye geçip Başkanı David Eisenhower’ın onayladığı, "PBSUCCESS" kodlu bu istila planının hazırlıklarına başlamıştı.
Jacobo Arbenz, “Ekim Devrimi” olarak adlandırılan 1944 asker-sivil devriminin öncülerindendi. 1944 Devrimi, Guatemala’yı bir “muz cumhuriyeti” olmaktan kurtarıp modern bir devlet örgütlemeyi hedefliyordu. İlk milli anayasayı gerçekleştirip, kölelik kanunlarını kaldırdı. Tüm yurttaşları hukuki açıdan eşit bireylere dönüştürdü.
1944 Devrimi sırasında 31 yaşında olan Jacobo Arbenz, Savunma Bakanı koltuğuna oturmuştu. Bu, iyi yetişmiş, üst sınıftan bir aileye mensup asker, iyi de bir entelektüeldi. Muhalefette bulunan Halk Kurtuluş Cephesi lideri Jose Fortuny ile evinde saatlerce tartışmalar yapar, sorunlara Marksist teoriye uygun cevaplar arardı.
Jacobo Arbenz, 1950 seçimlerinde daha 37 yaşındayken Guatemala devlet başkanı seçildi. Ülkenin verimli topraklarının %50’sini, ABD’li ünlü muz şirketi, United Fruit Company’nin elinde tuttuğu Guatemala’da, tren ağı, haberleşme ve bankalar da bu şirkete aitti. Ülke adeta bir muz şirketinin yönetimindeydi. Arbenz, ilk olarak ABD tekelini kırmak için Atlantik’ten Pasifik’e bir demiryolu, elektrik santrali ve bağımsız bir liman yapımına girişti. Fakat asıl büyük adımı Toprak Reformu oldu. 3 milyon nüfuslu Guatemala’da 500 bin köylüye toprak dağıtıldı. Bunun anlamı ülke nüfusunun yarısının toprak sahibi olmasıydı. Bağımsız bir ekonomi ve egemen bir ulus yaratma yönünde atılan adımlar ABD tekelini sarstı. United Fruit Company’nin işgal ettiği toprakların %65’i kamulaştırılmıştı. Kamulaştırmalar karşılığında ABD hükümeti Guatemala’dan 16 milyon dolar tazminat talep etti. Arbenz bu rakamı vermeyi reddedince, Eisenhower yönetimince “acil olarak devrilmesi gereken komünist liderler” listesine alındı.
Maya kökenli 26 dilin konuşulduğu Guatemala’da halk ilk kez eşit olduğunu hissetmişti. Yalnızca kendi topraklarında üretim yaparak gelirlerini artırmamışlar; ücretsiz eğitim ve sağlık hizmetiyle tanışmışlardı. Latin Amerika’dan sayısız sosyalist Guatemala’da gönüllü çalışmaya başladı. Bunlardan biri de daha sonra “Che” olarak ünlenecek doktor Ernesto Guevara’ydı. Tüm ulusal eğitim kurumları sosyalist entelektüellerin yönetimindeydi. Ulusal Dans okulunda Guatemala folkloruyla modern bale bileşiminden eserler çıkıyordu. Ülke gerçek bir milli demokratik devrim yaşıyordu. Fakat şimdi bir istila hareketiyle karşı karşıyaydı. (2)
Şili: Salvador Allende ( 11 Eylül 1973/ Başkanlık Binası “Moneda”, Santiago,Şili)
“…Teslim olmayacağım! Bu tarihi dönemeçte, halka olan sadakatimin bedelini hayatımla ödeyeceğim. Ve onlara, binlerce Şililinin tertemiz vicdanına serptiğimiz tohumların kuruyup gitmeyeceğinden şüphem olmadığını söyleyeceğim. Güçlüler ve bize üstün gelecekler, ancak toplumsal dönüşümler ne suçla ne de güçle bastırılabilir. Tarih bizimdir, tarihi toplumlar yapar… Ülkemin işçileri, Şili’ye ve yazgısına inanıyorum. Başka insanlar, ihanetin galebe çaldığı bu karanlık ve acı anı yenecekler. Siz de bunu bilerek ilerlemeye devam edin er ya da geç, o büyük caddeler tekrar açılacak ve özgür insanlar yeni bir toplum oluşturmak için o caddelerden yürüyecekler. Yaşasın Şili! Çok yaşa halkım! Yaşasın işçiler! Bunlar benim son sözlerim, fedakarlığımın boşuna olmadığından eminim. Sonunda, en azından, suçu, alçaklığı ve ihaneti cezalandıracak bir ahlak dersi olacak.”
Magallanes Radyosunun vericileri susturulmadan az önce, saatler sabah on çeyreği gösterirken, Başkan Allende’nin bu son sözleri duyuldu. Hava, bir Eylül ayına göre şaşırtıcı biçimde soğuktu. Sabah 7 sularında General Pinochet’e bağlı Silahlı Kuvvetlerin darbe harekatını başlattığı haberini alan Başkan Allende evinden Başkanlık ofisinin bulunduğu Moneda’ya geçmişti. Sokaklar bomboştu. Hiçbir kapı açılmıyordu. Başkan radyodan birkaç konuşma yaptı. Fakat haberler kötüydü. Yenilginin kaçınılmazlığını görebiliyordu.
Hiçbir sosyalist lider O’nun kadar büyük engellerle karşılaşmamıştır. CIA, Allende daha Başkan olmadan “Acil Durum Planı”nı hazırlamıştı. Meclisin Allende’nin başkanlığını onaylamasını engelleyemeyen CIA, Genelkurmay Başkanı René Schneider’i bir askeri darbeye zorladı. Fakat bu vatansever komutan Anayasaya sadık kalacağını söyleyince hedef haline geldi. Yeni plana göre Schneider kaçırılacak ve ordu yönetime el koymak zorunda kalacaktı. Salvador Allende daha görevi devralmadan 22 Ekim 1970’de plan eyleme geçirildi. Ancak Generalin silahını çekerek çatışmaya girmesi ve hayatını kaybetmesiyle CIA’nın planı bozuldu.
4 Kasım 1970'te Allende'nin Kongre tarafından başkanlığı onaylandı. Ertesi gün, Henry Kissinger, ABD Başkanı Nixon'a geçtiği 8 sayfalık bilgi notunda Şili'de Allende'nin iktidara gelmesini bu yarı küredeki en büyük meydan okuma olarak tanımladı. Notta, Allende'nin bir ya da iki yıl içinde Şili'de bir sosyalist devlet inşa edeceğini ve ABD'yi kovacağını söylüyordu. Şili, SSCB ve Küba'yla aynı kampta yer alacak veya Titocu bir bağımsız yol izleyecekti. Şili'de Marksist bir hükümetin yasal seçimle iktidara gelmesine göz yumulması halinde meşrulaşacak ve dünyanın geri kalanında aynı sonuçla karşılaşılması kaçınılmaz hale gelecekti.
Başkan Allende, ABD’nin tüm saldırgan politikalarına rağmen demokratik kurumları işleterek ekonomik ve sosyal dönüşümü gerçekleştirme yolunu izledi. Kısa sürede gelir dağılımı emekçi sınıflar lehine düzeldi. Enflasyon ve fiyatlar kontrol altına alındı. Her Şilili çocuk için devlet günlük yarım litre süt vermeye başladı. Toprak Reformunu yaygınlaştıran Allende, yabancı bankaları satın alarak sanayi ve ticari şirketleri ulusallaştırdı.
Kissinger’in korkularını uyandıran “demokratik yoldan sosyalizme” doğru dönüşüm hiç de sakin biçimde gerçekleşmedi. Kamulaştırmalar Meclis'te tartışmalı hale geldi ve yargı gücü devreye girdi. Hıristiyan Demokratlar Allende’ye karşı Milliyetçi Partiyle cephe oluşturdu. Taşımacılık şirketleri, kamyoncuları greve çıkardı. Bu sırada fabrika ve ticarethane sahipleri ekonomik boykot kararı aldı. Buna karşın işçiler sokaklara döküldü ve fabrikaları ele geçirip üretime devam ettiler. Mahallelerde halkın ihtiyaçlarını sağlamak için kurulan komünler patronların grevini kırdı. İşçiler ve köylüler, faşist çetelerin katliamlarına karşı silahlanmaya başladı.
Karşı cephe oluşturulmasına, boykot ve karaborsaya rağmen, Allende’nin partisi Halkın Birliği, 1973 milletvekili seçimlerinde oyların %44'ünü aldı. Sağın, Allende'yi parlamenter çoğunlukla devirme umutları suya düştü. Seçim sonuçları şiddetin daha da artmasına yol açtı. 29 Haziran'da Albay Roberto Soupel'in yönettiği bir alayın darbe girişimi Genelkurmay Başkanı Prats tarafından bastırıldı. 27 Temmuz 1973'de Allende'nin yaveri Albay Arturo Araya evinde öldürüldü. Darbe girişimi sonrası ordu bölündü ve General Prats koltuğu General Augusto Pinochet’e bırakmak zorunda kaldı.
Tam 21 gün sonra ABD ile ortak tatbikattan dönen Pinochet yönetimindeki Şili Silahlı Kuvvetleri kendi ülkesini işgal planını uygulamaya geçirdi.
11 Eylül sabahı Dr. Salvador Allende Gossens, Şili’nin Sosyalist Devlet Başkanı, radyodan son konuşmasını yaptıktan yarım saat kadar sonra bombardıman başladı. Başkan Allende, öğleden sonra saat ikide binada bulunanların teslim olmasını emretti. Herkes merdivenlerden inerken o ikinci kata çıktı. Son kalan doktorlar grubunun yanından, onların şaşkın bakışları altında “Bağımsızlık Salonu”na geçti. Elinde halen Fidel Castro’nun ona hediye ettiği AK-47 Kalaşnikof tüfeği duruyordu. Allende, Barut, toz ve gaz bombasının dumanının içinde bir anda kayboldu.(3)

Arjantin; Juan Domingo Perón ( 16 Haziran 1955/ Plaza de mayo, Buenos Aires )
16 Haziran sabahı, erken saatlerde başkanlık ofisi “Casa Rosada”ya gelen Perón, İstihbarat şefinden bazı şüpheli bilgiler almıştı. Tam olarak doğrulanamayan haberlere göre ordu içinde bir hareketlilik vardı. Başkan Perón, kendini günlük programını uygulamaya verdi. Kafasını kaldırıp baktığında saat 09’u gösteriyordu. Yelkovan, direniyormuşçasına ağır ilerliyordu. Perón, karşısında duran ABD Başkonsolosu’na tuhaf bir duyguyla bakıyordu. Her an her şeyin değişeceğini hissediyordu. İçeriye General Lucero girdi. Görüşmeyi böldüğü için özür dileyen general biraz telaşlı görünüyordu. Başkan Perón’un, Libertador San Martin’i anma için bir uçuş gösterisi yapılacağından haberi vardı. Fakat Perón’un bilmediği şey bu uçuş gösterisinin kendisini düşürmek için planlanan bir bombardıman olduğuydu. General Lucero, sabah gelen istihbaratı kesinleştirmişti. Başkan’a buradan ayrılıp Savunma Bakanlığına geçmesini rica etti.
Perón, saat öğle üzeri 12:40’ı gösterirken Savunma Bakanlığı’ndaki sığınağında Casa Rosada ve Plaza de Mayo’nun savaş uçaklarınca bombalandığını duyabiliyordu. Bu her ne kadar Perón tarafından beklenen bir olaysa da, Güney Amerika’da ilk kez, bir ordu kendi başkentine ve kendi halkı üzerine bomba yağdırıyordu.
Casa Rosada’ya 29 bomba düşmüştü. Merkez sendikası CGT, halkı Plaza de Mayo’ya direnişe çağırıyordu. Amaç darbeyi sivil bir direnişle durdurmaktı. Fakat darbeciler sömürgeci bir ideolojiyle donanmıştı. Akşama doğru yüzlerce kişi meydanda toplanmıştı. Uçaklardan acımasızca bombalar yağdı. 355 kişi hayatını yitirdi. 600’den fazla yaralı vardı.
Korgeneral Juan Domingo Perón, Askeri Akademi’de verdiği strateji dersleriyle tanınmıştı. 1930’da darbeyle başlayan “Rezil On Yıl”a 1943’te yine darbeyle son veren askeri liderlerdendi. Bu on yıl içinde Arjantin bir İngiliz sömürgesine dönüşmüş ve devlet yolsuzluğa batmıştı.
Perón yeni askeri yönetimde Çalışma Bakanı olarak görev aldı. İşçi hareketinin tamamen parçalandığı ve yozlaştığı bir dönemde Perón bazı sosyalist işçi liderleriyle beraber hareket etti. İşçi kongrelerine katıldı. Tazminat ve sağlık hakkını içeren yasalar yayımladı. Toplu sözleşme ve emeklilik uygulamasını başlattı. O zamana kadar yarı köle olarak çalıştırılan köy işçilerinin emeklerini devlet güvencesi altına aldı. Bu yıllarda emekçi örgütlenmesi gelişmesi sanayinin daha iyi organize olmasına ön ayak oldu.
İşçi sınıfının, asker kökenli bir lider olan Perón’a desteği ABD’yi ürküttü. Serbest seçimlerin yapılacağı tarihin belli olduğu19 Mayıs 1945’te Arjantin başkentine atanan ABD büyükelçisi Spruille Braden anti-Peronist cepheyi örgütlemeye başladı. Standart Oil’in de yöneticilerinden olan Braden, Perón’u batının Latin Amerika’daki çıkarları için en önemli tehdit olarak görüyordu. Büyükelçi Braden, Perón’a karşı cepheye yalnızca oligarşik üst sınıfları değil Arjantin Komünist Partisi’ni bile dahil etmeyi başarmıştı. İngiltere, Arjantin’den mal alımını durdurdu. Baskılar karşısında Perón, istifa etmek zorunda kaldı ve 12 Ekim 1945’te tutuklanarak Martin Garcia adasındaki hapishaneye götürüldü. 17 Ekimde halk, Başkanlık binasını kuşatarak Perón’un serbest kalmasını istedi. Askeri yönetim Perón’u hapisten alıp Başkanlık binasına getirdi ve balkondan halka konuşma yapmasına izin verdi. Emekçilerin bu önemli zaferini arkasına alan Perón, 1946 seçimlerinde %56 oy desteğiyle iktidara geldi.
Peron'un ekonomik-sosyal ve politik hamleleri artan bir etkinlikle sürdü. İngiliz sermayesince yönetilen Arjantin Merkez Bankası’nı devlet kontrolüne aldı. Demiryollarını, telefon, gaz, elektrik hizmetlerini devletleştirdi. Peron, devlet petrol şirketi YPF'yi güçlendirdi. IAPI'nin kuruluşuyla devlet, ülkede üretilen tahıl ve etin tek alıcı ve satıcısı haline geldi. Dev bir tahıl ve et üreticisi olan Arjantin, üretimi devlet tekeline alınca uluslararası piyasayı etkiledi. Fiyatların yükselmesi Fransa ve İngiltere'nin hoşnutsuzluğuna neden oldu. Böylece 9 Temmuz 1947'de Arjantin "ekonomik bağımsızlığını" ilan etti.
Perón yönetimi, her ne kadar popülizmin çelişkilerini barındırsa da içeride ve dışarıdaki güçler karşısında tuttuğu pozisyon kendine özgüydü. Peronizm, ABD-Sovyet kamplaşmasında Yugoslavya gibi üçüncü bir yolu savundu. Emperyalizmin kültürel etkisine karşı milliyetçiliği ve iç pazarı korumak için de ithal ikameci bir yolu seçti. Öngörülü biçimde enerjide kendine yeterli olmanın adımlarını attı. Bu sayede Arjantin 1950’lerde ilk nükleer reaktörünü yapmayı başardı. Kendi ulusal sanayisini yaratmak ilk hedefi oldu. Yalnızca ağır makine sanayide değil silah teknolojisinde de dönemin en ileri hamlelerini gerçekleştirdi. Arjantin’in ürettiği “Pulquin” adlı savaş uçağı 1950’lerde dünyanın en hızlı jetiydi.
Okullardan din eğitiminin kaldırılması ve boşanmanın yasal bir hak haline getirilmesine karşı gerici bir cephe meydana geldi. 1955’in 16 Haziran öğle saatlerinde bombardıman yapan uçakların üzerinde “İsa Kazanacak” yazmasının sebebi buydu. ABD destekli oligarşik ittifak gerici bir dini ideolojiyi ve kilise kurumunu da Perón yönetimine karşı kullanıyordu.
Saldırı sürerken, Perón taraftarı pilotlar da donanma gemilerini bombardımana tuttular. Ülke İspanya benzeri bir iç savaşa sürükleniyordu.(4)

Güncede Son Notlar
(1)Fidel: Tarihe Meydan Okuyan İnsan
Fidel Castro, hiç kuşkusuz 20. yüzyılın en sıra dışı ve uzun soluklu devrimci liderliğini temsil etti. Yalnızca Domuzlar Körfezi istilasından değil, 1962 Ekiminde doğan füze krizinden ve tam 54 yıl süren ABD ablukasından zaferle çıkmayı başardı. Geçen yarım asırda ABD, Küba’daki yönetimi yıkmak için dünyadan yalıtma ve her türlü sabotaj politikalarına devam etti. Küba ise Latin Amerika için olduğu kadar Afrika ve dünyanın diğer ezilen milletleri için de bir direnç noktası olmayı sürdürdü. Fidel’in uzun ömürlü liderliği Küba Devrimi’ne soluk verdi.
(2)Arbenz: Çıplak Bir Başkan
ABD'nin istilacıların ezilmesini bahane ederek işgale başlamasından korkan Árbenz, genelkurmaya
çatışmayı durdurup antlaşma yapmalarını emretti. Bu karar Guatemala halkı için ilerde çok büyük bedellerle ödenecek bir hata oldu. Antlaşmayla ana garnizona giren Castillo Armas orduyu teslim aldı.
Birkaç gün içinde Árbenz istifasını vermek zorunda kaldı. Bu durumda Arbenz’e istifa etmekten başka hiçbir yol kalmadı. Başkan Arbenz’i tutukladılar ve sürgüne göndermek üzereyken, havaalanında üzerinde iç çamaşırı kalana dek soyarak basına teşhir ettiler. İstilacıların başı Castillo Armas üç yıl sonra bir suikastla öldürüldü. Arbenz ise sürgünde bulunduğu Meksika’da evinde küvetinde ölü bulundu.
Guatemala halkı için, Arbenz’in devrilişinin sonuçları çok daha korkunç oldu. Toprak reformuyla verilen araziler geri alındı. 150 bin aile yerlerini terk etmek zorunda kaldı. Ülke nüfusunun
çoğunluğunu oluşturan Maya soylu köylüler ırkçı aşağılanmaya uğradılar ve ülkede komünist avı başladı. 36 yıl süren askeri yönetim ve iç savaşta 200 binden fazla Guatemalalı hayatını kaybetti.
(3)Allende: Halka Adanmış Bir Hayat
Başkan Allende, “Bağımsızlık Salonu”ndaki mütevazi kanepeye oturup, tereddüt etmeksizin, çenesine dayadığı silahın tetiğine bastı. Doktoru Patricio Guijon hariç hiç kimse içeriye girmeye cesaret edemedi. Fakat herkes bu onur timsali liderin, işgalci bir güce teslim olmayacağını biliyordu.
Pinochet faşist cunta yönetimini 17 yıl sürdürdü. Darbenin ilkyıllarında üç binden fazla kişi öldürüldü ya da kaybedildi. Yüz binlerce Şilili ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Terör yoluyla toplum baskı altına alındıktan sonra dünyanın ilk neoliberal sistemi inşa edildi. Kamu ekonomisi daraltıldı. Eğitim ve sağlık gibi hizmetler kamunun sorumluluk alanından çıkarıldı.
(4)Perón: Bir Dava Adamı
Juan Domingo Perón önceki darbe girişimleri gibi 1955’tekini de savuşturmayı başardı. Fakat ülke bu kargaşa içinde yönetilemez hale gelince birkaç ay sonra sürgüne gitme zorunda kaldı. Perón’un 1973 yılına kadar devam eden sürgünlüğü bile liderliğinden bir şey alıp götürmedi. İşçi hareketi ve emekçi halk büyük bir sadakatle Perón’un direktiflerini izledi. Sonunda darbeciler Perón’un geri gelmesini kabul etmekten başka çareleri olmadığını kabul ettiler. Bununla beraber Peronistler arasında sağ ve sol çatışması yarattılar. Daha Perón’un Arjantin’e ayak bastığı gün Ezeiza Havalanında katliamlar başladı. Hareketin bölünmesi, çatışma ve provokasyonlar ülkeyi daha kanlı bir rejime doğru sürüklüyordu. Perón her ne kadar halkın %60’ının oylarıyla yeniden seçildiyse de kısa süre sonra hastalanarak hayata veda etti. ABD aynı süreçte Güney Amerika’da peşi peşine askeri darbeler örgütledi. Arjantin askeri faşist rejimi; binlerce işçi, öğrenci ve sosyalisti uçaklardan okyanusa atarak yok etti. Ülke borç batağına battı. İleriki dönemde demokrasi paketiyle gelen neoliberal rejim için gerekli koşulları hazırladı. Ülke tüm varlıklarını sattı. Darbe sürecinden daha büyük bir yıkıma uğradı. 2004 yılında sol kanat Peronist, Nestor Kirchner iktidara geldi. Perón’un devletçilik, bağımsızlık, halkçılık ve adalet ilkelerine sadık kaldı. Askeri faşist yönetim ve neoliberal rejim sorumlularını yargıladı. IMF ile anlaşmaları iptal etti. ABD ile ilişkileri en alt seviyeye indirdi. Latin Amerika’nın birliği için önemli katkılarda bulundu.
İğrenç bir komplo!
Venezuela’da parlamentodan sonra partiler rejimi de sona eriyor
Nobel’in ardındaki “Zürafa” öldü
Bolivya'da darbe bitmiyor
Ve sonunda Bolsonaro da maskeyi taktı (Kısa bir süreliğine de olsa)
“Sıfır Numaralı” Komutan’a Veda
Maduro’yu Kızıl Bereli Burjuvalar mı devirecek?
0 YORUM